Aytunç ALTINDAL BASINDA ALTINDAL  

Anasayfa


 

Hangi İsa?



Papa'nın ülkemizi ziyareti, Katolik ve Ortodoks Hıristiyanların işbirliği yapmaları temel amacını taşıyor. Bu ziyaret, Hıristiyanlığın ve onların peygamberi Hazreti İsa'nın konumunun yeniden sorgulanmaya başlandığı bir döneme rastlıyor.
Aytunç Altındal, bu sorgulamalar konusunda, dünyada şimdiye kadar ileri sürülen en çarpıcı iddiaları taşıyan ve cesaretle tüm tabuların üzerine giden bir kitap yayımladı. Altındal'ın kitabının adı, "Hangi İsa?". Altındal'ın diğer kitaplarında olduğu gibi, kitabın kısa süre içinde diğer ülkelerde de yayımlanması bekleniyor.
Aytunç Altındal'ın açıklamaları şu önemli savları kapsıyor:

· İsa'nın yaşadığı yıllarda Filistin'de birçok Mesih vardı. Kimi büyücü, kimi, şifacı, kimi mucize yaratıcısı, kimi de Tanrı olduğu iddiasında idi.

· İsa'nın, sinagoglarda yapılan tefeciliğe, buralara neredeyse zorla, "bağış" adı altında para toplanmasına ve bu paraların din liderleriyle aileleri arasında paylaşılmasına karşı çıkması onu diğerleri arasında sıradışı bir konuma yerleştirdi.

İncil sözcüğünün icadı!

· İsa'nın yaşadığı dönemde, hiç kimse İncil=Bible diye bir sözcük duymamıştı. Bu sözcük, İsa'dan yaklaşık 325 yıl sonra bir İstanbul kilisesinin patriği olan John Chrysostom tarafından icat edildi.

· Batı Roma Kralı Konstantin tarafından 325 yılında toplanan İznik Konseyi tarafından onlarca sayıda değişik İncil sayısı 4'e indirildi. Şimdi kullanılan İncil ise, İsa'nın ölümünden yaklaşık 700 yıl kadar sonra tamamlanabildi.

· Yaklaşık 3 yıl civarında peygamberlik yapabilmiş olan Hazreti İsa'dan yazılı bir kitap kalmadı. Havarileri ondan duydukları sözleri, gördükleri olayları yazdıkları mektuplarla veya derlemelerle anlattılar. Bu onlarca, hatta yüzlerce derlemeden 4'ü kabul edilip diğerleri sahte sayıldı.

· Kilise Babaları, tartışılması mümkün olmayan dogmatik kurallar oluşturdular. Tartışmaya hiç girmediler ve eleştiriyi kabul etmediler. Bu katı kalıplara aykırı ne varsa, göz kırpmadan yok etmeyi yeğlediler. Paganistik ve Helenistik uygulamaları sanki Hazreti İsa istemiş gibi, "Yeni Ahit"e koydular. Örneğin, üçlü tanrı anlayışı, bir pagan uygulamasıydı. Hazreti İsa, kendisine inananların evlenmemesini de istememişti.

Dava AİHM'de sürüyor

· İsa'nın hayatı ise Tyanalı (Kemerhisar) Apollonius'un yaşam öyküsünden alınmıştır. Başta Katolik Kilisesi olmak üzere tüm bağnaz Hıristiyanlar, Apollonius'un adını ve eserlerini gizlediler ve yok etmeye çalıştılar. Onun yaşamı, Hazreti İsa'nın İncil'de geçen yaşamına tıpa tıp uyuyor. İnsanları sevgide ve kardeşlikte bütünleşmeye davet eden de Apollonius'tur.
Lici Cascioli isimli bir İtalyanın İsa'nın gerçekten yaşamadığını ve Katolik Kilisesi'nin hiç yaşamamış birini yaşamış gibi göstererek, inananları yanıltıp Kilise Vergisi aldığını iddia ederek dava açması, bu konuda son gelişme oldu.
Yerel mahkeme davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) havale etti. 6 Mayıs 2006'da AİHM davayı kabul etti. Aytunç Altındal'ın belgeleri de bu mahkemede delil olarak sunulacak.

ytoruner@milliyet.com.tr


 

Meyveleri toplamaya geliyor

Papa, Patrik'i siyasallaştıracak, soykırımdan toprak talebine Türkiye'yi kuşatacak harekatı bugün başlatıyor. Altındal uyardı: Haçlı ruhu

 

YURT DIŞINDA eğitim gören ve birçok eser yayınlayan Stratejist Aytunç Altındal, Papa'nın Türkiye ziyaretini keskin ve ayrıntılı değerlendirdi. Altındal'a göre, Papa Türkiye'ye değil, Fener Rum Patrikhanesi'ni ziyarete geliyor. Hedef, siyasi liderlik olan ekümenik. Diğer İslam ülkelerine barışık olan Papa, Türkiye'nin kilise ablukası altına alınmasını istiyor ve bunun için düğmeye bastı. Türkiye'yi zor bir süreç bekliyor. Soykırımı, tazminat ve toprak talepleri hortlayacak.

Papa 16. Benedikt'in ısrarlı Türkiye ziyaretinin ardında sizce ne olabilir?

Papa, 12 Eylül 2006 tarihinde Almanya'da yaptığı konuşmada İslam alemini değil, doğrudan Türkiye'yi hedef göstermiştir. Dolayısıyla, Papa'nın Türkiye ziyaretinin 'dostanelikle' hiçbir ilgisi yoktur. Bunun nedenini şöyle açıklayabilirim. Konuşmayı yaptıktan sonra uçakta kendine 'Hangi devleti ziyaret edeceksiniz' diye sorulduğunda 'Ben Konstantinopolis'e gidiyorum' cümlesini Kullanmıştır. Dünyada böyle bir devlet yoktur. Papa bu ifadesiyle, 'Ben sizin devletinizi kabul etmiyorum' demek istemiştir. İkinci önemli bir nokta ise şudur: Tam 10 gün önce Papa, Kıbrıs Rum Kesimi'nin en üst temsilcisi Tassos Papadopoulos'u özellikle davet etmiştir ve kendisinden Kıbrıs'ta yıkılmış, yakılmış kiliselerin, şapellerin fotoğraflarını ve tabu kayıtlarını getirmelerini istedi. Papadopoulos'ta ona getirdi. Türkiye'ye dostane bir ziyaret yapmak isteyen kişi bunu yapmaz.

Peki ziyaretinin ardında hangi anlam var?

Papa, doğrudan doğruya Ekümenizm amacıyla Türkiye'ye geliyor. Bunu da dün açıklamıştır: 'Olgunlaşmış olan meyveyi almak için gidiyorum' dedi.

Buradaki 'Tanrının arzuladığı meyveler' ifadesinde anlatılmak istenen nedir?

Meyveyle çağrıştırılmak istenen şudur: Meyve, İncil ve Tevrat'ta geçen bir terimdir. İncil'in 'Eski Ahit'inde, 'Yeni doğmuş kutsanmış çocuk' demektir. Tamamıyla olumlu bir anlam içermektedir. Yeni Ahit'te ise, Hz İsa'nın işlerinin 'müjdeli' bir biçimde bitmiş olmasını ifade etmektedir. Müjdeli haber ise Katolik kilisesiyle Ortodoks kilisesi arasındaki tartışmaların bittiğini ve sonucu almaya geldiği bilgisini bize vermektedir. Papa, bu sonucu Vatikan'a taşıyacağım diyor. Vatikan da bundan sonra Ortodoks kilisesinin hamisi olacak.

Sayın Altındal, bu beraberinde ne getirecek?

Fener Patrikhanesi'nin ekümenik bir yapıya gelmesine neden olacaktır. Meyveyle çağrıştırılan müjde, ekümenizmin gerçekleşmiş olmasıdır. Fener Rum Patriğiyle de ziyaretinde kolkola gezecektir. 1965'den başlayan 1980'de resmiyet kazanan teknik sorunlar vardır. Bir Katolik kadın, bir Ortodoks erkekle evlenirse doğan çocuğun dini ne olur gibi sorunlar çözüldü. Siyasi bir birlik kuruluyor. Bunun adı, Ekümenizmdir.

Papa, Müslümanlık üzerine tepki toplayan bir açıklama yapmıştı. Önceki günkü açıklamasında da 'tarihi ve kültürü zengin Türk halkına selamlarımı göndermek isterim' gibi bir demeçte bulundu. Papa, neden ağız değiştirdi?

Ortada ne gaf vardır, ne de Papa'nın dün yaptığı açıklama samimi bir açıklamadır. Türkiye'ye dostane bir ziyaret yapıyorsan, Papadopoulos'u neden çağırıyorsun? Hem bu kişi, Ortodoks olduğu gibi eski bir terörist de. 2004 yılında Kardinalken yaptığı bir açıklama var. Diyor ki, 'Türkler, başka bir kültüre ve medeniyete aittirler. Ama o medeniyeti de temsil etmezler. Türkler hiçtir. Arap aleminde bir yer aramalıdırlar' diyor. Papa seçildikten sonra 'Bir Kriz Döneminin Değerleri' adında bir kitap yazmıştır. O kitapta da 'Türkiye'yi AB'ye alırsanız, Hristiyanlığı yıkarsınız' dedi. Papa, hata yaptığını kabul etmiyor.

Bir stratejist olarak bir ziyaretin sonuçlarını nasıl değerlendirirsiniz?

Papa'nın bu ziyaretinde, birinci hedef Türkiye, ikincisi de Rusya. Rusya'da Fener Patrikhanesi'nin tüm Ortodoksların ekümenik, siyasi lideri olmasını kabul etmiyor. Öyle ki Putin, Türkiye'ye gelişinde 'Patriğin elini öpecek misiniz' diye sordular. Putin, 'Ben ekümenik Patrik tanımıyorum. O benim kapımın önünden bile geçemez' dedi.

Ziyaretle birlikte Türkiye'yi nasıl bir tehlike bekliyor?

Papa, İslam dünyasıyla ilişkilerini güçlendirme çabasında. Türkiye'yi tecrit etme planı var. Türkiye'nin etrafı Doğu kiliseleriyle çevrilidir. Papa'nın ziyaretiyle Türkiye'nin kiliseler tarafından ablukaya alınmasının düğmesine basılacak. Bunların arasında Süryaniler, Katolik Ermeniler gibi 20 çeşit değişik kilise var. Türkiye'nin bundan sonraki gidişatında kiliseler bazında sorunlar yaşanacak. Onlar da sürekli toprak talebinde bulunacaklar. Soykırımı, tazminat talebinde bulunacaklar. Onlar, bunu AB'ye taşıyacak. AB de İlerleme Raporu'na bu talepleri koyacak. Türkiye, bir jest yapsın, toprak versin diyecek.

Türkleri suçlayan kitap

'İslam ve Terör' adlı kitaptan bahseder misiniz? Kapağındaki Türk bayrağı neyi ifade ediyor ?

Kapağı kırmızı renkte Türk bayrağı bulunan 'İslam ve Terör', 2004 yılında Florida'da yayınlandı. Kitapta yazar olarak gösterilen kişi Mark A.Gabriel'dir. Bu takma bir isim. Kitabı asıl yazan, kendisine bol miktarda para ve profesörlük verilerek Hristiyanlığa geçen aslında müslüman bir Mısırlı. Mısırlı kişiyi yönlendirenler ise iki papazdır. İslam ve terörün aynı olduğunu, cihat fikrinin terörizm olduğunu işleyen bir kitaptır. Önemli olan tarafı şudur: Kitabın Avrupa'daki baskıları piyasaya çıkmaktadır. Kapakta Türk bayrağı vardır. Dolayısıyla, kitap, Türkiye'yi İslam ve terörizmin merkezi olarak göstermektedir. İçeriğe göre, İslami terörizmi Türkler yönlendirmektedir. Terörü ortadan kaldırmanın yolu, Türklerden geçiyor.

Kitabın yayınlandığı ülkelerde Türkler'e karşı tepkiler değişiyor mu?

Tepkileri takip ediyorum. Dünyada İslami terörü Türkler'in yönlendirdiği üzerinde yoğun bir görüş birliği şimdiden oluştu.

Tercuman gazetesi - 28 Kasım 2006 salı


 

 

ALTINDAL: MÜJDE EKÜMENİZMDİR

 

ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) – Vatikan araştırmalarıyla tanınan yazar Aytunç Altındal, Papa'nın son pazar ayininde dile getirdiği müjdenin ''ekümenizm olduğunu'' söyledi. Altındal, Katolikler ile Ortodokslar arasında uzlaşma sağlandığını belirterek ''Müjde Vatikan Fener siyasi birliğidir. Bundan sonra Fener, Vatikan'ın siyasi önderliğini kabul ediyor'' değerlendirmesini yaptı. Papa'nın Türkiye ziyaretiyle hacı olacağı yönünde haberler yayımlandığına dikkat çeken Altındal, ''Kendisi yeryüzündeki Allah'ın vekili sıfatını taşıyor. Hacılık sıradan insanlar için. Dolayısıyla Papa hacı olamaz. Bu ziyaretiyle hac yapılacak, ziyaret edilecek yeri gösteriyor. Burası da Meryemana'dır. Burası sizin için hac yeridir demek istiyor'' dedi. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün açıklamalarıyla hem kendisi hem de Türkiye'yi ''rezil ettiği''ni savunan Altındal, pazar ayinindeki meyve sözcüğünün Hıristiyan literatüründeki şifrelerden biri olduğunu dile getirdi. Cumhuriyet gazetesi – 28 Kasım 2006 Salı

 

 


 

İşte Ayasofya mucizesi

Ayasofya bizim göz bebeğimiz. Biz dediysek; yani bin beş yüz yıl boyunca dualarını ve gözyaşlarını onda birleştiren tüm insanlığın… Orası hem Hıristiyan hem Müslüman âleminin ortak haz noktası... Şimdi sizi bu mucize yapıtın, yapıt olmaktan da öte tarihinin içine buyur ediyoruz. Papa uzmanı araştırmacı-yazar Aytunç Altındal'la 10'ar YTL verip adımımızı bahçesinden içeri attığımız yer, işte hakkında çok konuşup, çok bağırıp-çağırıp, ama ruhuna ilişkin pek az şey bildiğimiz Ayasofya:

* Şimdi biz aslında üçüncü Ayasofya'nın bahçesindeyiz, değil mi?
Tabii, ilki, imparator Konstantinos'un oğlu Konstans tarafından 360 yılında yapılmıştı. O zamanlar böyle değil tabii. Düz bir bazilika! Ahşap! İçinde kubbe falan da yok. Ama halkın ayaklanması sırasında yıkılınca bu kez ll. Theodsius tarafından 415'te ikincisi yapıldı. Nika ayaklanmasında bir kere daha yakılınca, bu kez de Justinianus, 537'de üçüncüsünü yaptırdı. Ve tabii ilk Ayasofya'yla da alakası kalmadı.

* Ama bu karşımızda duran da son Ayasofya değil ki zaten... Dört minare sonradan eklenmiş, deprem yüzünden dış destekler konmuş, içine kütüphane, dışına mektep, türbeler yaptırılmış vs. Yani aslında sonradan eklenenleri çıkartırsak, kalan kırmızı kutunun adı “Hagia Sophia”?
Zaten burasının ilk adı “Ha Megala Ekklesia.” Yani “Büyük Kilise.” Ancak 450 yılında yapının kadına adanması için, yani dişil prensip için, adına “Sophia” deniyor. Çünkü Hıristiyanlıkta “erkekte akıl, kadında hikmet vardır” prensibine inanılır. Sophia aynı zamanda “Logos” demek, Logos da “İsa Mesih” demektir. Hagia'nın anlamı da “Hikmet” tir. O yüzden Hagia Sophia'yı “Kutsal Hikmet” diye anlamak daha doğru olur.

* Solumuzdakiler birinci Ayasofya'nın kalıntıları galiba?
Evet, bunlar 360'daki Bazilika'dan kalanlar. Çok değerli parçalar. Şimdi girelim içeri...
(Ayasofya'nın gölgesi eşliğinde binanın Batı tarafındaki kapıdan içeri giriyoruz.)

* Buraya dış narteks mi deniyor?
Daha önemli bir şey var burada. (Ne olabilir ki diye her iki ucu da içeri açılan boş, uzun, mermer koridora bakıyoruz.) Bütün kiliseler ana rahmi örnek alınarak yapılır. Kilise rahimdir. Dolayısıyla girişinde evvela bir döl yatağı, sonra yumurtalık, dibinde de Meryem ve İsa, yani çocuk vardır. Bu, aynı zamanda bütün mason mabetlerinde de uygulanan bir prensiptir. Şimdi buna dikkat ederek gidelim.

* Yani şimdi mimariye göre iç narteksin eşiğindeyiz ama aslında teolojiye göre döl yatağında yürüyoruz?
Aynen öyle.

KİLİSE ANA RAHMİDİR...

* Şu ortadaki büyük kapıdan imparatorlar girermiş?
Ee haydi biz de oradan girelim, biz de imparator olalım bari. (Gülerek giriyoruz, ama salondan adımımızı atar atmaz önce bir, her zamanki ve herkes gibi büyülenerek kalakalıyoruz. Sanki arzın merkezi burası, diyoruz. Sonra Altındal devam ediyor...) Burası büyüktür, ama İtalya'da, İspanya'da çok daha görkemli kiliseler de vardır. Fakat şimdi dikkat! Bak, şu koridordan girdik, bu bulunduğumuz yer yumurtalık ve bak Doğu'ya doğru toparlanıyor ve işte en uçta da bebek, yani İsa duruyor.

* Evet, görsel olarak çok enteresan, ama bunun bir Hıristiyan için önemi ne?
Bir Hıristiyan ancak kiliseye girdiği zaman Hıristiyan'dır. Bunu bilmeyenler, Hıristiyanlar için “Dışarıda ne biçim dolaşıyor bunlar” falan der. Oysa kilise ana rahmidir onlar için. Buraya geldiklerinde tekrar ana rahmine girerler, her defasında tekrar Hıristiyan olurlar. Bu yüzden de kilise içindeki bir Hıristiyan'la dışındaki Hıristiyan çok farklıdır.

* Bu konuşmaya tam şu 55.6 metrenin altında devam edelim mi?
(Bir iki adımda kubbenin altına, içerideki inşaat iskelesinin yanına varıyoruz) Salonun boyu da 135 metredir. Yani 100 metre koşusu yapsan, bitiremezsin.

* Mimar Sinan'ı hırslandırdığı kadar var değil mi?
(Altındal başı yukarda, kendi çevresinde dönerek panoramik Ayasofya bakışı attıktan sonra yanıtlıyor.) Olmaz mı? Enteresan bir şey söyleyeyim; Ayasofya'yı yapan iki usta da...

* Aydınlı?
Biri Aydınlı, biri Miletli, ama başka bir şey diyeceğim. İki usta da mimar değil, mekanikçi. Yani tamamen mekanik bilimini kullanarak yapmışlar. Başka türlü, sadece mimarlıkla falan imkânı yok bunu yapmanın. Tamamen mucizevi bir yapı bu. Fransa'da buna benzer büyük bir katedral vardır mesela; o 80 senede tamamlanmış. Bu kaç senede biliyor musun? Beş sene dört ay! Bugün dahi beş senede böyle bir binayı yapamazsın.

* Sinan'ın ki ne ilginç bir sevgi değil mi? Burayı geçmek için Süleymaniye'yi, Selimiye'yi yapıyor, ama bir yandan da Ayasofya'yı korumak için uğraşıyor. Depreme karşı dışarıya öyle dış destekler yapmış ki, mesela o hesaplarının sırrına hala erişilemiyormuş?
Sinan da biliyor tabii burasının muazzam bir yer olduğunu. Tam bir kişisel dehanın ürünü. Ayasofya için Doğu-Batı sentezi denir, yok öyle bir şey. O zamanlar daha Batı diye bir şey yok ki; Paris denilen yerde Ren geyikleri dolaşıyor. Sentez mentez değil, tamamen bir dehadır Ayasofya.

PEYGAMBERLERİN ADLARI...

* Aslında 19'uncu yüzyılda tutup Kazasker Mustafa İzzet'ine şu kubbedeki İsa figürünün üzerine Kuran'dan yazdırılması; yine ona şu panoların astırılması...
O panoların çapı 7.5 metre ve üzerlerinde Allah'ın, Peygamber'in, halifelerin, Hasan ve Hüseyin'in adları yazıyor.

* Evet, ve tabii bir de demin girişte saydığım eklemeler...
Hepsinin tersi de İspanya'daki Cordoba Camii, kiliseye çevrildiğinde orada yapıldı. Buna “irredentizm” denir. Fetihçilik yani...

* İyi de burayı alan Fatih; ama o sadece bir tuğla minare diktirmiş, içeriye de mahfil yaptırmış, o kadar?..
Bir de mozaiklerin üzerine hafif bir alçı sürdürüyor Fatih... Hem korumak için hem de İslam dinine uydurmak için.

* Oysa bugün bile olsa mozaikleri kazıtırlardı, ama o kazıtmıyor, tam tersi koruyor...
Aslına bakarsan şuraya sonradan konmuş vitraylar da (Üzerinde Kuran'dan yazıların olduğu pencereyi gösteriyor) Protestan geleneğidir ama koymuşlar işte. İyi ki bu soruyu sordun. Çünkü burası çok mühim. Hiç bilinmeyen bir taraf bu. Ayasofya Patrikhane'nin bir kilisesi değil. Bu kilise İmparator'un taç giyme kilisesi ve sahibi de bizzat kendisi. O zamanlar Patrikhane bugünkü Fatih Camii'nin bulunduğu yerde, burasıyla alakası yok.

* Ne önemi var bunun?
Bak ne önemi var: Bir imparator bir imparatoru yendi mi, onun ne kadar malı varsa hepsi kazanan imparatorun üzerine geçiyor. Çünkü imparatora ait olanlar imparatora, kiliseye ait olanlar kiliseye. Dolayısıyla burası direkt Fatih'in olmuştur. Bunu Papa dahil herkes Fatih'e söylemiştir; Ayasofya artık senin, demişlerdir. Bir şartla. İslam'da bir gelenek var. Eğer kutsal bir mekânı üzerine geçirtiyorsan, alın terine mahsuben ona sembolik bir para ödemen lazım. Fatih de bu bedeli ödüyor ve burayı vakfiye haline getiriyor. Ayasofya'nın kime ait olduğunun hikâyesi de budur.

(Bu sözü de böyle bağladıktan sonra hafif olsun da çökmesin diye Rodos'tan getirilmiş, tüflü tuğlaların ördüğü, çapı 31.8 metreyi bulan görkemli kubbenin altında ayrılıp artık müzenin kuzeyine doğru ilerliyoruz. Hiçbir önemi yok, ama hatırlatalım; Selimiye'nin çapı 31.2 metre .)

* İnsanlar Ayasofya'dan çok, burada dilek dilemeye geliyorlar sanki?
Güya Fatih elini sokmuş da, dilek dilersen olurmuş da vs. vs. Gelin şimdi size Kuzey'deki galeride bulunan 5'inci yüzyıldan kalma Viking yazılarını göstereyim. Bunu ben ve bir İrlandalı ortaya çıkarttık. Buraya kadar bir hazine aramak için gelip tutsak olmuşlar. Vikinglerin İstanbul'a kadar geldiklerinin kanıtıdır.

* Ama biz önce Güney galerisine gidelim mi; Deisis'e bakmaya?..
Peki gidelim. (Altındal'la birlikte mahzenvari bir rampadan doğru yukarı çıkıyoruz. Tabii Aynısı kuzey kısmında da var.) Bu yolu niye merdiven değil de rampa yapmışlar biliyor musun? Askeri malzeme taşınabilsin diye...

Bu Hıristiyanlar için çok kritik bir mozaik

* Çok kan ve gözyaşı görmüş müdür bu mabet?
Hem de nasıl. Katolikler, 1204'te işgal ettiğinde ne kadar Ortodoks kutsal kadın varsa hepsine burada tecavüz etmiş ve öldürmüş. Çok da dua almıştır ama Ayasofya... Vakfiye olduktan sonra yüzbinlerce aç insan burada karnını doyurmuş. (Bu arada üst kata varmış oluyoruz. Biraz soluklandıktan sonra devam ediyor Altındal.) Evet, işte Hıristiyanlığın erken döneminde kadınlar bu galerilerde, erkeklerden ayrı ibadet ediyormuş.
(Adımlarımız bizi hemen 721 yaşındaki Deisis'in önüne götürüyor.)

* Duvara işlenmiş figürde solda Meryem, ortada Hz. İsa, sağda vaftizci Yahya üçlemesi duruyor) Bu mozaiğe bakınca, siz neler görüyorsunuz?
Birincisi bu a-tipik bir mozaik. Yani bilinen dini mozaiklerdeki İsa tipine benzemiyor. Dolayısıyla aslında buradaki kişi, İsa kisvesi altında gerçek Hıristiyanlığı ilan eden Tyanalı (Niğde-Kemerhisar) Apollonius'tur. (Altındal'ın AİHM'deki bir dava dosyasına da giren kitabında bu konu ayrıntılı bir şekilde işleniyor.) Kaşındaki 11 izi çok önemli bir delil. Ayrıca Deisis'teki kadraj da farklı. Figürlerin başları hep İsa'dan aşağıda çizilir ama Deisis'te Meryem ve Yahya'nın kadrajı İsa'yla aynı. Teslis'teki Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesinden çok farklı bir izah var burada. O yüzden bu mozaik Hıristiyanlar için çok kritiktir.
(Artık ayrılma vakti geliyor. Altındal' la Güneydoğu 'daki çıkış kapısına doğru yürürken son soruları soruyoruz...)

* Burası Hıristiyanlar için Kudüs kadar önemli mi?
Hayır, değil. Çünkü demin anlattığım gibi burası Kilise'nin değil, İmparatorluğun malı. Ama tabii imparatorsuz da Hıristiyanlık yok. O yüzden Ayasofya'nın önemi şu: Ayasofya Hıristiyanlık dininin Kabe'si gibi bir şey. Bu Ortodokslar için de, Katolikler için de, Protestanlar için de böyle. Hıristiyanlık ilk defa burada bir devletin resmi dini oluyor.

* Katoliklerle ne zaman kavgalı oluyorlar?
1054'te Ayasofya'da dini bir ayin yapılırken, Papa'nın temsilcisi Kardinal Humbert geliyor, minberdeki patriğin önüne bir fetva koyuyor. Diyor ki, bunu okuyunuz. Dini töreni bozuyor yani. Alıyor patrik okuyor; Papa tarafından aforoz edildiğini, yani Hıristiyanlıktan atıldığını öğreniyor. Bunun üzerine Ortodoklar da diyor ki, “Biz de Papa'yı aforoz ettik.” Bu olaydan sonra ilk kez bir Papa'yla Fener Rum Patriği 30 Kasım'da bir Ortodoks ayininde bulunacak. Böylelikle bu aforoz ortadan kalkmış olacak, yani “Kardeş Kilise” olacaklar.
(Kapıya yaklaştıkça dışarıda müzeye girmeyi bekleyenleri görüyoruz.)

* Aslında şu anda kimileri içinden Bismallah çekerek kimileri de gizlice İstavroz çıkartarak giriyor içeri değil mi?
İçlerinden ne yaptıklarına karışamayız ama burada kimse dini tören yapamaz, o kesin.

* Yani müze olması en iyisi?
Bulunabilecek en iyi çözüm!

* Ama tekrar cami yapılmasına yönelik kurulan dernekler var; sonuncusunu da Sevgi Erenerol' la Kemal Kerinçsiz kurdular?
Sağlıklı bir şey değil o. Kaldı ki zaten bir sürü dernek var.

* Son soru: Sizce bizler gerçekte Ayasofya'yı mı seviyoruz, yoksa sadece Ayasofya'ya sahip olmayı mı?
Şöyle diyelim; kişi eşiyle evli olmaya mı seviyordur, yoksa sadece evli olmayı? Bunun yanıtı her meşrebe göre değişir.

Sütunlar Artemis'ten...

* Bu yeşil sütunlar Artemis Tapınağı'ndan gelmiş, değil mi?
Libya'daki Artemis'ten ama... Beyazlar da Mısır'dan... Burada 107 sütun var. 47'si alt mekanda, 60'ı yukarıda. Şu mermer küp ve vazolar da Bergama'dan...

* İnanışa göre, Fatih İstanbul'u fethettiğinde bazı papazlar şu öbür taraftaki Güneydoğu duvarından çıkıp gitmişler, Ayasofya'yı geri aldıklarında da tekrar buradan döneceklermiş?
(Altındal kahkahalarla gülüyor) Bir de o duvardan geçen papazların harmanisi çok mühimdir. 1919'da burasını Yunanlılar işgal etmek istediklerinde de o harmaniyi getirmişler. “Bakın getirdik harmaniyi, burayı alacağız” diye... Üstelik 15 bin kişilermiş. Ama Yüzbaşı Çerkez Şükrü Bey çıkıp, “Bir adım daha atarsanız etrafı sardırdığım tüm dinamitleri patlatırım, burayı da havaya uçururum” demiş. Olay orada kapanmış tabii.

(Bu arada imparatorluk askerlerinin devamlı nöbet tutmasından dolayı yerde meydana gelen minik çökmelerin üzerinden geçerek müzenin kuzeybatısındaki ünlü, nemli sütuna geliyoruz.)

21.Kasım.2006, Vatan Gazetesi

 


Sezer Papa'dan hesap sorabilir

 

Altındal'a göre, Alman Başbakanı Merkel'i azarlayan Cumhurbaşkanı Sezer, Papa'ya da önsözünde “Türkler ancak bizim iznimizle AB'ye girebilir” diye yazdığı kitabın hesabını sorabilir

* Papa'nın Ayasofya'ya sekiz dakikalık kültürel bir ziyaret yapması durumu kurtarıyor mu?
Durum kurtarması için uydurulmuş bir numara. Çünkü Papa'ya vaziyet bildirildi; o da “Türkiye'nin laik hassasiyetlerini dikkate alarak Ayasofya'da dua etmeyeceğim” dedi. Yani bu haliyle kurtarıyor.

* Ama diyelim ki içeri girince birden duygulandı ve diz çöküp duaya başladı; o sırada bir İhsan Sabri Çağlayangil (Dönemin Dışişleri Bakanı 1967'de Türkiye'yi ziyaret eden Papa VI. Paul'ün bu isteğine mani olmuştu) çıkar mı?
Eğer dua etmeye kalkışırsa devlet anında müdahale edecek; o kesin. “Papa Hazretleri, çok rica ediyoruz. Burası müzedir, buyurun, böyle devam ediyoruz” diyecek.

* Beşir Atalay (Papa'ya gezisinde eşlik edecek bakan) mı diyecek bunu?
Devlet oradaki temsilcisine bu yetkiyi verdi. Ama Beşir Atalay o sırada havaya bakıyordur, görmüyordur. Hiç fark etmez; biri çıkar yapar.

TAKIM ELBİSELİ, KRAVATLI MEDENİ PROTESTO
* Ayasofya'yı ziyaret gününün cumaya denk gelmesi sizce artı bir sorun yaratır mı? Mesela Sultanahmet'teki Cuma namazı çıkışında bir provokasyon olur mu?
Bence hiçbir şey olmayacak. Çeşitli eylemler yapılacak, ama bu tip olaylar yaşanmayacak. (Bu söze biraz şüpheli bakınca Altındal açıklamaya devam ediyor) Bak, nasıl yapacaklarını söyleyeyim ben sana; takım elbiseler giyecek herkes. Bütün katılanlar kravatlı, tıraşlı, çağdaş bir insanın olması gerektiği gibi olacak.

* Yani takım elbiseyle tekbir getirecekler?
Hayır, tekbir yok. “Ya Allah, bismillah, Allah-ü ekber!” Bu da yok. Ellerine İngilizce, Fransızca, Almanca pankartlar alacaklar ve medeni bir şekilde protesto edecekler. 26 Kasım'da Çağlayan'da 300 bin kişilik bir miting yapılacak. Ben de konuşacağım.

* Saadet Partisi'nin mitinginde mi konuşacaksınız?
Saadet'in adı altında! Tabii benim partiyle hiçbir ilgim yok, ama konu çok önemli olduğu için kabul ettim. Ben orada insanları sükûnete davet edeceğim. 300 bin kişiye doğru mesajın verilmesi bu çok önemli.

* Ne diyeceksiniz?
Protesto ederken asla Papa'nın şahsına hakaret etmeyin; sakin olun; Hıristiyanları incitecek davranışlarda bulunmayın; kukla yakmayın; bayrak yakmayın, diyeceğim. Çünkü bizim protestomuz Hıristiyan âlemine değil, Papa'nın siyasi amaçlarına. Zaten ben bunları sadece onlara değil; günlerdir yabancı basına da söylüyorum. Pazar günü de 2 bin yabancı gazeteci izleyecek bizi. Aklınıza hangi yayın kuruluşu geliyorsa, hepsi birer muhabirinin Çağlayan'da olacağını söyledi.

EL KAİDE DEĞİL PKK EYLEM YAPABİLİR
* Bir provokasyondan çok korkuyoruz ama; aslında Papa'ya bir şey olacak olsa bu istihbarat örgütlerinden habersiz olur mu?
Olmaz tabii... Mesela dün yine devletin önemli bir güvenlik birimi bana aynı soruyu sordu; ben de “Olabilir, ama bunu özellikle İstanbul'da PKK'ya yaptırırlar” dedim. Bir de aynısını İtalya'dan sordular. “El Kaide bir eylem yapar mı” diye...

* Hangi düzeyden geldi bu soru?
Adı gazeteci olan birinden... “Bize gelen bilgiler çerçevesinde El Kaide ihtimali var” dedi. Ben o kişiye de PKK'yı söyledim. Asıl adres çok farklı olabilir, ama işin ihale edildiği örgüt PKK çıkar. Provokasyonu en iyi onlar becerir.

‘PAPA' DERSENİZ DÖNÜP BAKMAZ
* Papa'nın Camlı Köşk yerine Vatikan Büyükelçisi'nin evinde kalacak olması, Köşk'ten yemek daveti istememesi... Sizce bunlar kapris mi, yoksa normal mi?
Normal, çünkü Papa'nın haç olan bir yerde kalması, geceleyin ibadet etmesi gerekir. Ayrıca yemek daveti gibi dünyevi olaylarla ilgisi yoktur.

* Bartholomeos'un arabasına binmedeki ısrarı?
İşte o protokol dışı, o tam bir siyasi bir gövde gösterisi.

* Zaten Sezer de kızmış ve ikinci derece protokol uygulanmasına karar vermiş...
Çok iyi yapmış.

* Peki bu durum Papa'nın umurunda mıdır?
Dediğin doğru; isterse beşinci derece olsun, bunlar Papa'nın umurunda bile değil. Çünkü zaten gelişinin amacı başka. Ama tabii umursayıp umursamamayı da geldiği gün görür; o da ayrı mesele!

* Ne dersiniz; Alman Başbakanı Merkel'i azarlayan Sezer, Papa'yı da azarlar mı? Mesela “Alın, bu da sizin Türkiye aleyhinde söylediğiniz sözlerin dosyası” der mi?
Bence Cumhurbaşkanımız Papa'nın “Bir Kriz Döneminin Değerleri” adlı kitabını koyabilir önüne. Sezer bunu yapabilecek biri. Kaldı ki statü itibariyle böyle bir hakkı da var. Kitabı açıyorsun, daha önsözün dördüncü satırı “Türkler!”. Diyor ki, “Türkler ancak bizim iznimizle AB'ye girebilir.” O yüzden Sezer 28 Kasım'da gayet rahat, “Siz burada ne demek istediniz” diye sorabilir.

* Sorarsa, 50 dakikalık görüşme süresi birden bitebilir mi?
Bitebilir, ama o da Sezer'in ne kadar umurunda olur, bilemeyiz. (Burada Altındal'a “Ama ya AB'yle aramızda sorun çıkarsa, diye sormuyoruz bile, çünkü Altındal'ın kesin kanaati Türkiye'yi değil AB'ye almak, imtiyazlı ortak bile yapmayacakları yönünde.)

* Bu arada Sezer Papa'ya ne diyerek hitap edecek?
Hitabında ” Vatikan Devletinin Cumhurbaşkanı “ (The Sovereign of The State Of Vatican City) diyecek. Sohbet arasında isterse ” Aziz Peder “ de (Holly Father) diyebilir.

* Ama ” Papa “, 'Pope” ya da “16. Benedikt” demeyecek?..
Kimse demeyecek. Deseler dönüp bakmaz bile. Çünkü adı o değil.

* Ya peki protokoldeki biri, bir görevli ya da bir gazeteci nasıl hitap etmeli?
Hepsinin “Holly Father” demesi gerek. Eğer diplomatik görevi olan bir kardinalle karşılaşırsanız ona da “Ekselans” diyeceksiniz. Diğerlerine “Monsenyör” yeterli.

* Aslında daha önce de iki kez Papa ağırladık, ama yine de Ankara'dan arayıp size şimdi bizim sorduğumuz gibi soru soranlar oluyor mu?
Bizzat Sayın Cumhurbaşkanımız Sezer, Eylül ayında (Papa Müslümanları kızdıran sözlerini 12 Eylül'de söylemişti) aradı. Öncelikle Papa'yla ilgili bu son kitabımdan dolayı beni tebrik etti. Sonra da bir espri yaptı. Benim kitaplarımın okunması zordur, en okunması zor kitabım da “Gül ve Haç Kardeşliği” dir. Sayın Sezer dedi ki, “Gül ve Haç Kardeşliği kitabını bile okumayı başardım.”

* Nasıl yani; sizin bütün o kitaplarınızı okumuş mu?
Ben de inanamıyorum, ama, evet, okumuş. Doğrusu Cumhurbaşkanımızın tebrik etmeyi tercih ettiği bir yazar olduğuma çok sevindim.

* Daha sonra da görüşmeleriniz oldu mu?
Tabii, tabii. Dün mesela Jandarma Genel Komutanlığı'ndan birileriyle konuştuk. Son durum konuşmaları... Böyle çok görüşme yapıyoruz.

* Hani siz de Papa'yı dört gün boyunca izleyecekmişsiniz ya; diyelim ki, karşınızdan size doğru Papa geliyor, burun burunasınız; ne derdiniz ona?
“Sonuncu Papa olduğunuzu biliyor musunuz?” derdim. (Karşılıklı uzun bir kahkahadan sonra uzun bir bahsi daha açacak olan bu iddiayı konuşmayı biz Papa'yla Altındal'a bıraktık.)

Kindar, despot, bilgili yani çok zor lokma!
* Papa 16. Benedikt kim?
Asıl adı Joseph Alois Ratzinger. 16 Nisan 1927'de (Koç Burcu), Almanya'nın Bavyera eyaletinde doğdu. Babası kıdemli bir polisti. 19 Nisan 2005'te Papa seçildi. Roma Kilisesi'nin 265'inci papasından “Benedikt” adını alan 16'ncı papa. Kişisel özellikleri açısından Ratzinger, muhteris bir adam: Birrrr! Kindar: İkiiiii! Hypocracy'ye (İkiyüzlülük) meyilli: Üçççç! Çünkü önce Hitlerciydi. Sonra liberal oldu. 1968'ten sonra ise tam bir despot! Kendisi gibi düşünmeyen ilahiyatçıları kapının önüne koyan antidemokrat biri. Diğer yandan ise çok bilgili. 30 kadar kitabı, binden fazla teknik makalesi var. Beş dil bilir. Ağzından çıkan hiçbir sözü rastlantı değildir. Çok zor lokmadır. Papaz kardeşi bile Papa seçildiğini öğrenince “Vatikan'ın çekeceği var” demiştir. Neocon'lar hakkında tezleri vardır. Bush'un 2004'teki rakibi John Kerry'nin seçimi kaybetmesinde büyük rol oynamıştır. Sanıldığının aksine İran, Mısır ve Yemen'le de arası iyidir.

Abdullah Öcalan'ın avukatıyla görüşebilir
* Sizce Papa ziyareti sırasında Türk medyasına röportaj verir ya da canlı yayına çıkar mı?
Talep çok, ama belki bir kişiyle görüşür. O da Bartholomeos'un önerdiği gazeteci olur.

* Papa'ya sürpriz ziyaretçi bekliyor musunuz?
Öcalan'ın avukatlarını ve vs'sini kabul edebilir.

* Herhangi bir yere sürpriz ziyaret olabilir mi?
Urfa'ya gitme olasılığı var. Urfa Belediye Başkanı'na “Hazırlanın, size gelebilir” demişler. Niye? Çünkü MS 220 yılında Hıristiyanlığı kabul eden ilk kral Urfa Kralı 8. Abgar ve eşidir. Onlar için bu çok önemli.

* “Papa turizmi” diye bir şey var mıdır?
Papa dini bir ziyaret yaparsa, mesela ‘Fatima'ya gideceğim' derse 1 milyon Katolik de o gün Fatima'ya gider. Bu onlar için bir ‘Benedikt'siyondur. (Papa'nın adıyla aynı olması tesadüf; anlamı mübarek kılınmak.) Burada belki İzmir için böyle organizasyonlar yapılır, ama resmi bir ziyaret olduğu için katılım sınırlı olur.

AKP aynı kareye girer mi?
* AKP yöneticileri Papa'yla fotoğraf çektirseler ne olur; nasıl Medeniyetler ittifakı bu?
Bu iş Zapetero'yla fotoğraf çektirmeye benzemez; direkt oy kaybederler. Baykal çektirse bir şey olmaz, ama onlar aynı kareye girerse kıyamet kopar. Kesin değil, ama bugün ilginç bir haber geldi bana. Galiba Büyükşehir Belediye Başkanı Topbaş da 22 gazeteciyi alıp, ayın 27'sinde Brüksel'e gidiyormuş. Yani o da bulunmayı istemiyor.

Yüzüğü şifreli
Sağ elindeki yüzüğe dikkat edin. (Altındal'ın “Papa 16. Benedikt” adlı kitabının kapağındaki yüzüğe kabartma yapılmış.) O yüzük ön taraftan açılır. İçinde sadece kendisinin bildiği bir şifre vardır. Öldüğü zaman beş kardinalin huzurunda yüzük parmağından çıkartılır ve dev bir silindirin içine atılıp, dövülerek un ufak edilir. Ama birine vasiyet ettiyse yüzük o kişiye verilir. Şifre ise kimse tarafından çözülemez.

Papa Prada giyer
* Papa 28 Kasım'da havaalanına indiği andan itibaren bakılacak şeylerden biri de ne giydiği olacak?
Bir kere ayağında Prada marka, kırmızı mokasen pabuçlar olacak! Prada'ya ayakkabı sipariş eden tek Papa.

* “Şeytan...”
(Ünlü romanın ve filmin adını Altındal ağzımızdan alıp, gülerek tamamlıyor). Prada Giyer!” (Hemen Papa hakkında geçen yıl yayınlanan bir ilanı gösteriyor.) Bakın burada Papa için “Satan” deniyor.

* İyi de seçim zamanı herkes için her şey söylenir!..
Ben de böyle tahmin ediyordum zaten... (Diyor, ve gülüyor)

3N+1K
KİM: Ulusalcı çizgideki görüşlerine katılır ya da katılmazsınız, ama “Papa'yı aranızda en iyi kim tanıyor” diye sorulsa 70 milyonluk Türkiye'den öne çıkacak sayılı kişilerden biri de Aytunç Altındal'dır. O yıllardır, 265 papayı, Vatikan'ı ve yeryüzündeki etkilerini araştırıyor. Yazdığı “Hangi İsa” adlı kitap, geçen ay, İsa'nın varlığının tartışılacağı AİHM'deki dava dosyasına girdi. Almanca, İngilizce, Fransızca, Rusça ve en önemlisi Latince biliyor. 61 yaşında olan Altındal, hâlâ ailesinin 1870'lerde yerleştiği Teşvikiye'deki evde oturuyor. Gurnsey Writer's School ve Sorbon Üniversitesi'nde eğitim gördü. İsviçre'de bir kültür merkezi kurdu; Moskova'da kültür danışmanlığı yaptı; İngiltere'de çeşitli araştırmalara katıldı. Altındal'ın çeviriler de dahil 30 kitabı, 400'den fazla makalesi bulunuyor.

NEDEN: Bu bir Aytunç Altındal röportajı değil aslında. Bu röportaj, küçük çaplı bir Papa'yı izleme rehberi. Merak edenler için...

NE ZAMAN: Papa'nın gelmesine sekiz gün kala, 18 Kasım'da.

NEREDE: Ayasofya'nın içinde ve civarında.

YARIN: Müslümanların ve Hıristiyanların ortak haz noktası Ayasofya'yı Altındal'ın gözüyle gezecek, Bayar, Özal, Gülen ve Barzani'ye ilişkin kökü Vatikan'a dayanan iddialar okuyacaksınız!

 


 

 

AYTUNÇ ALTINDAL, HZ. İSA'NIN YAŞAMADIĞINI İSPATLAMASI İÇİN AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NE “ŞAHİT OLARAK” ÇAĞRILDI

 

MÜSLÜMAN BİR TÜRK'Ü, VATİKANA KARŞI ŞAHİT YAZDILAR!

Eski bir Katolik rahip olan Luigi Cascioli ve iki arkadaşı Vatikan'a, İncil'de anlatılan Hz. İsa'nın aslında hiç yaşamadığı ve insanları bu masalla kandırarak vergi topladıkları gerekçesiyle dava açtı. İnsan Hakları mahkemesi'nin (AİHM) bakmayı kabul ettiği davanın tanığı ise hepimizin yakından tanıdığı bir Türk: Aytunç Atındal

Daha önce de İtalya ve Vatikan'a karşı birçok dava açan eski Katolik rahip Luigi Cascioli'nin ilk defa bir davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni (AİHM) böyle ilginç bir davaya bakmayı kabul ediyor” dememiz doğru olur. Dava konusu bir peygamber: Hz. İsa. Cascioli yaklaşık bir yıl önce Vatikan'a ve dolayısıyla Papa'ya karşı “yaşadığı kesin olmayan bir peygamber yüzünden insanları yüzyıllardır kandırarak vergi aldıkları” gerekçesiyle dava açtı. Dava ilk önce İtalya'da, Viterbo Mahkemesi'nde görüldü. Ancak İtalyan mahkemesi bu davayı sonuçlandırabilecek tek mercinin AİHM olduğunu belirtti ve davanın orada görülmesini karara bağladı. Şimdi Vatikan, Hz. İsa'nın yaşadığını AİHM'de görülecek olan davada ispatlamak durumunda. Bu davada Cascioli'nin savunmasını avukatları Giovanni de Stefano ve Domenico Morelli yapacak. Bu isimler daha önce Lady Diana, Kennedy ve Saddam Hüseyin gibi ünlü isimlerin de avukatlığını yapmışlardı. Avukatlardan ilginç olanı ise Cascioli'nin tanığını Müslüman bir Türk olması: Aytunç Altındal. Altındal davaya müdahil tanık olarak katılacak ve 5 Aralık'ta Stasbourg'da elindeki bilgileri ve kanıtları sunarak İncil'de anlatılan İsa'nın aslında yaşamadığı yönünde tanıklık yapacak. En konularda en “sivri” yorumlarıyla her zaman dikkatleri üzerinde toplayan Altındal için bile bu dava “Pes artık” dedirtecek cinsten; tabiri caizse “kendini aşan” Aytunç Altındal tanık olarak katılacağı davanın gelişim sürecini ve mahkemede sunacağı “kanılarını” HAFTALIK'a anlattı.

Bu davanın Vatikan'a karşı açılma gerekçesi nedir?

Gerekçe basit; Vatikan'nın yaşamamış birini, yani İsa'yı yaşamış gibi göstererek onun sırtından para toplaması. Bu dolandırıcılığa giriyor.

Peki, bu davaya sizi neden çağırdılar? İtalyan da değilsiniz, Katolik de...

Cascioli ve arkadaşları benden elimdeki kaynakları e belgeleri istemişlerdi. Bende kendilerine ilettim. Cascioli beni oraya kendini destekleyecek kişi olarak davet etti ve kitabımı da delil olarak mahkemeye sundu. Ancak beni tanık olarak değil şahit olarak da kabul edebilirler. Ya da bilirkişi heyeti kurarlar ve beni de o heyete dahil ederler. Orada ne olarak bulunacağım şu anda belirsiz. Tabii ben Vatikan'a vergi ödemediğim için onlara taraf olamıyorum. Yani Katolik olmuş olsaydım aslında bende taraf olacaktım. Türk olmam işin burasında önemli değildi.

Bu davada “sizin taraf” kaç kişi?

Cascioli ile beraber üç ve bir de ben dört kişi. Mahkemeye verilen isim şimdilik bunlar.

“Yaşamamış bir kişi” diyorsunuz… Ama İsa'nın adı sadece İncil'de değil, Kuran'da da geçiyor…

Zaten bu davanın konusu, İncil'de anlatılan İsa'nın gerçek olup olmadığı. Bakın, burası çok mühim. Yani İncil'de anlatılan İsa yaşadı mı yoksa yaşamadı mı meselesi. Şimdi Türkiye'de bir hata yapılıyor… Zannediyorlar ki İncil'de anlatılan İsa ile Kur-an'da anlatılan İsa aynı. “Hangi İsa” kitabını zaten bunun için yazdım ben.

Peki, iki İsa asında ne farklar var?

İncil'deki ve Kuran'daki İsa ancak yüzde on benziyor birbirine. İncil'dekinin yüzde 90'ı uydurma yani tahrip edilmiş. Aslıyla ilgisi yok, Türkiye'de de durmadan “İsa geri gelecek”, “Müslüman olacak”, “Müslümanları kurtaracak” falan diye palavralar atıyorlar. İncil'de anlatılan İsa bir Tanrı, Kur-an'da anlatılan ise bir peygamber. Tanrı ile peygamber birbirinden çok farklı. 124 bin peygamber var, kalkıp da bir insanı Tanrı yapmak başka şey. İşte Konstantin'in yaptığı bu. Yani sonuç olarak İncil'de anlatılan “ Tanrı İsa'dır, Kur-anda anlatılan peygamber İsa'dır. Birinde bir insan var; yaşıyor, insanlara doruyu, barışı, sevgiyi gösteriyor ve ölüyor. Diğerlerinde ise gerçekte onunla alakası olmayan olaylara yer veriliyor. Hepsi eklenti, hepsi sonradan İncil'e sokuşturulmuş cümleler.

Müslüman olmanız sorun yaratmıyor mu İsa davasında?

Ne olarak davet edileceğim belirsiz. Tabii ki mahkeme diyebilir ki “O bir Müslüman ne karışıyor bu işe!” Cascioli zaten mahkemede İtalyan sayısının fazla olmasından dolayı neler olacağını net olarak bilmediğini söylüyor.

 

“İSA, VATİKAN

LABİRENTLERİNDE TUTSAK”

Cascioli'nin şu andaki durumu nasıl? İtalya'da baskıyla karşılaşıyor mu?

Zaten aforoz ettiler, terside düşünülemezdi ya… Hem yeni bir gelişme daha oldu; mahkeme Cascioli'ye “hakaret ettiği” gerekçesiyle 1500 euro para cezası kesti.

Vatikan'nın sunacağı deliller neler?

Delil olarak sadece İncil'i gösteriyorlar. “İşte İncil, gördünüz gibi burada” diyorlar. Ellerinde sadece bu var. Zaten dördüncü yüzyıl o. Biz “İsa'nın yaşadığı tarih 0 35 yılları arası, bırakın İncil'i, belgelerinden söz edin diyoruz.

İncil tek başına yeterli bir delil m?

Hayır palavra. Biz onu söylüyoruz zaten. İncil'in yazılması sekizinci yüzyıla kadar sürüyor zaten. Dördüncü yüzyıldan dokuzuncu yüzyıla kadar araya devamlı bireyler sokuşturmuşlar. Hatta en yakın zamanda, 2000 senesinde bile sokuşturma yaparlar.

O nedir?

Şimdi, İncil'de anlatım erkek üzerine gider. Anlatımda Tanrı'dan “He” diye söz eder, yani erkek. Şimdi Protestan İncil'inde “He/She”, yani “Kadın /Erkek” diye söz ediyorlar. “Niye erkek oluyormuş”, “Tanrı kadın da olabilir” diye aralarında süren kavga var.

Yani her İncil'de durum farklı mı?

Zaten hepsi farklı. Bakın. Katolik İncil'i zaten çok farklı. Mesela bizdeki gibi bir laiklik Yunanistan'da yasak. Şimdi gidip de Yunanistan'da Katolik bir papaz 18 yaşından küçük bir çocuğa Katolik İncil'ini verse ve “Oku, bunun bir tartışalım” dese suçtur, altı ay içeri girer. Orada okutulan Ortodoks İncil'dir. Onun içinde yer alanlar öbür tarafta yoktur. Benzer şekilde mesela, Anglikan İncil'inde ise anne Meryem İsa'yı doğurur. Anglikan İncil'inde Meryem İsa'yı doğurmaz; İsa annesinin rahmini açar ve kendi dışarı çıkar. Güya Tanrı ya! Ve İngilizce'de bir deyim vardır: Lanet olsun kadıdan doğana.” Kadının ıkına sıkına doğum yaptığını kabul etmiyorlar, çünkü doğan bir Tanrı. Kadın sadece dünyaya gelmek için kullandığı bir araç. Kapsül gibi yani. Şimdi bunlar çok farklı İncil'ler. Kendi aralarında bile bir fikir birliği yok. Mesela dört tane evanjil var, İsa'nın babasız olduğu sadece bir tanesinde söz ediliyor. Diğerlerinde yok. Böyle bir mucize var da Markus dışındakiler neden yazmamış böyle bir şeyi?

Vatikan Katolik İncil'ini delil olarak sunacak değil mi?

Bizim davada normal olarak Katolik İncil'ini sunacaklar. Başkasını kanıt olarak vermesi mümkün değildir, veremezde zaten. O Katolik İncil'i de kelimenin tek anlamıyla rezaletin dik alası.

Sizin elinizdeki belgeler neler?

Onunla ilgili Yahudi kayıtları var, Roma kayıtları var. Bir sürü belge var. Her şeyi yutturmuşlar. İngiltere'de 1992'de “İsa'nın üç yüzü” diye bir kitabım yayımlandı. Ondan sonra televizyoncular geldi ve bana şu soruyu sordular: “O gerçek değil, bu gerçek değil… Peki bu İsa nerede?” Bende şu cevabı verdim: “İsa, Vatikan labirentlerinde tutsak. Labirentin içinde hapsetmişler İsa'yı. Ben Hıristiyan olsam elime pankart alıp ‘Free Jesus', yani ‘İsa'ya özgürlük' diyerek her gün dolaşırım Vatikan'ın ününde”. Tabii bunu dediğimde çok şaşırdılar.

 

“BU DAVADAN SONUÇ ÇIKMAZ”

Vatikan'ı kim savunacak?

Hukukçuları, kardinaller var. Hukuk konusunda ayet uzmanlar.

İsa'nın yaşadığını ispatlayamazlarsa ne olur sizce?

Öyle bir sonuç çıkmaz. Ben şöyle olacağını tahmin ediyorum; mahkeme diyeceki bu iş inanç meselesidir. İsa ister yaşamış olsun ister yaşamamış olsun fark etmez. Adam buna inanmak istiyorsa sana ne? Adam kanguruyu da inanabilir.

Dava para toplanması yüzünden açıldı.

Mahkeme, vergi alınmasına da şu cevabı verecek “Kanaryaseverler derneğine her 70 euro para ödüyor. Sana ne? Adamın keyfi misin?” Karar böyle çıkacak. Çünkü başka türlü bir karar çıkartması Hıristiyanlığın sonu olur. Benim kişisel olayım bu konuyu uluslar arası bir mahkemede bir dava haline getirmekti, kabul ettirdik ve getirdik. O kadar. Bundan sonuç çıkmaz. Hele hele İslamiyet karşısında İsa'nın yaşamadığına ikna olsa bile mahkeme bunu söylemeyecektir. İsa'yı da zaten peygamber olduğu için değil Yahudilerin kralı olduğunu iddia ettiği için öldürüyorlar. Yani neden orada bile dini değil siyasi.

 

VATİKAN DAVAYI KAYBEDERSE

NE OLUR?

Vatikan şu anda bu konuyla ilgili ne diyor?,

Açıklama yapmıyor, sessizliğini koruyor. Klasik numarasıdır zaten bu. Her konuda böyleler. Kilise içindeki oğlancılık meselesinde de sessizdiler. 4 bin 550 papaz bu işi yapmış. Sayıya bak, ordu be! Şimdiki Papa da “Bunu örtbas edin ve hiçbir dünyevi, sivil mahkemeye intikal ettirmeyin” diye altına imza atmış. Bunun delili var. Hatta BBC bunun belgeselini bile yaptı.

Peki İnsan Hakları Mahkemesi'nde davayı kazanırsanız iş nereye varacak?

O zaman İtalya'ya, davanın sevk edildiği mahkemeye geri gönderilecek konu. Çünkü işin dolandırıcılık tarafı var. Dolandırıcılık tabi adi suç kavramına giriyor. Mahkeme oraya geri gönderdiği zaman orada da kıyamet kopacak. Ama dediğim gibi, zaten oraya vardırmayacaklar bu işi

 


 

ARAŞTIRMACI YAZAR AYTUNÇ ALTINDAL, PAPA ZİYARETİNİN ŞİFRELERİNİ YENİÇAĞ İÇİN KIRIYOR

 

 

VATİKAN'IN HAÇLI SEFERİ(1)

 

Papa da AKP de BOP'un adamı

 

Dışişleri Bakanlığı bir genelge yayınlayarak, Papa'nın Türkiye'de dilediği kişilerle görüşme yapmasına izin verdi. Genelgede hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin herhangi bir temsilcisinin burada bulunması gerekmez denildi.

 

Papa 16. Benedikt'in Almanya'da sarfettiği “İslam dini kılıç dinidir” sözlerini Türliye'nin tek Oksidantalisti- Hıristiyan bilimcisi olan araştırmacı yazar Aytunç Altındal Yeniçağ'a değerlendirdi. Bu sözlerin bilinçli söylendiğini ifade eden Altındal, “bu Papa son derece eğitimli ve 30'a yakın yayınlanmış kitabı var. Gerçekten de son 200 yüzyıl içinde gelmiş geçmiş Papalar'ın en eğitimli ve bilgilisidir. Ancak bu Papa'nın yanlışlıkla bir kelimeyi sarf etmesi mümkün değil” dedi.

 

Papa 16. Benedikt'in sözlerinin arkasındaki gerçek nedir?

 

Öncelikle dikkat çekmek istediğim iki husus var. Hem Başbakan Erdoğan hem Dışişleri Bakanı Gül'ün Papa'nın sözlerinin ardından yaptıkları açıklamaları değerlendirmek gerekir. Şöyle ki; Başbakan ‘Papa özür dilemelidir' dedi. Her şeyden önce papaların özür dileme yetkileri yok. Papalar özür dileyemezler. Çünkü 1870'li yıllarda yanılmaz ilan edilmişlerdir. Şöyle ki şu masanın üstündeki çay bardağına benim elim çarpsa ben suçluyum. Papa'nın eli çarpsa ‘Tanrı böyle istedi' denilir. Papa'nın özür dilemesini beklemek bilgisizliktir.

 

Ama Papa çok üzgün olduğu açıklamasını yaptı

 

Bu tamamen Papa'ın yalak işbirlikçilerinin uydurmuş olduğu bir palavra. Papa hiçbir şekilde üzgün olduğunu da söylemedi. Papa 16. Benedikt şunları söyledi: “Müslümanların benim sözlerimi anlayamamasına üzüldüm”. Ters bir iş yaptığından dolayı özür dilemedi. “ ben Müslümanlara yardım edecek şekilde konuştum. Ama onlar beni anlamadılar” diyerek “Regret” kelimesi kullandı. Regret- pişmanlık diye tercüme edildi. Ancak bunun gerçek anlamı “teessüf” etmektir.

 

Papa'nın yardımcıları ziyaret için gelip gerekli görüşmeleri bile yaptılar. Bundan sonra neler yaşanacak?

 

Papa'nın geliş programında, benim de öğrendiğime göre herhangi bir değişiklik olmayacak. Burada üzerinde durulması gereken bir konu var. Papa doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Cumhurbaşkanı'nın davetlisi olarak Türkiye'ye gelecek. Papa bir devlet başkanı olarak davetli. Bir dini lider olarak değil. Bunun nedeni ise Türkiye Cumhuriyeti'nin Laik bir devlet oluşudur. Burada bir problem çıkıyor ortaya. Türkiye laik bir devlet ise ve Papa buraya bir devlet başkanı olarak geliyorsa Türkiye'ye geldiği zaman hiçbir şekilde dini içerikli bir konuşma yapamaz. Bu bütün dünyada geçerli olan bir kural.

 

Hükümetin Papa ziyaretine bakışını nasıl gözlemliyorsunuz?

 

Dışişleri Bakanlığı'nın hazırladığı bir genelge var. Bizzat Dışişleri Bakanı Gül'ün imzasını taşıyan bu genelgede aynen şöyle deniliyor: “Papa Türkiye'ye geldiğinde dilediği kişilerle dilediği yerde baş başa görüşmeler yapabilir ve Türkiye'den herhangi bir temsilcinin burada bulunması gerekmez.” İkincisi Papa Türkiye'ye geldiği zaman dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de, Benedikt açıklamalarında daima “Konstantinopol'e gidiyorum diyor. Bu Papa son derece eğitimli ve 30'a yakın yayınlanmış kitabı var. Gerçekten de son 200 yüzyıl içinde gelmiş geçmiş Papaların en eğitimli ve bilgilisidir. Ancak bu Papa'nın yanlışlıkla bir kelimeyi sarf etmesi mümkün değil. Bu Papanın Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş belgelerini kabul etmediğini gösteriyor.

 

Ve bütün bunlara rağmen davet ediliyor!..

 

Burada nasıl ki AKP devletin bası kurumlarını İstanbul'a taşıyıp İstanbul'u yeni bir başkent yapma arzusundaysa Papa da Ankara'yı başkent olarak görmüyor. Ve buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti'nin davetlisi olarak geliyor. Buna başta Başbakan ve Dışişleri Bakanı “siz hangi Konstantinopol'dan söz ediyorsunuz” diye tepki göstermeleri gerekir. Buna her ikisi de Büyük Ortadoğu Projesinde Aktör olmak istediklerinden Papa'ya bu denilmedi ve denilmeyecektir de. AKP Hükümeti de Papa da BOP projesinin adamlarıdır.

2 Ekim 2006, Yeniçağ

 

VATİKAN'IN HAÇLI SEFERLERİ(2)

 

KATLİAMLARI MEŞRULAŞTIRDI

 

16. Benedikt, Bush yönetiminin yürüttüğü politikaları destekliyor. 2. Jean Paul komünizmle mücadele için göreve getirildi. Şimdiki Papa da İslam ve Asya ile mücadele için görevde

 

Türkiye'nin tek Oksidantalisti- Hıristiyan bilimcisi olan araştırmacı-yazar Aytunç Altındal , Papa 16. Benedikt'in Amerika'nın Orta Doğu'daki politikalarını onayladığını söyledi. Altındal, “Vatikan 1996 yılından itibaren teröristbaşı Öcalan'ın Vatikan'a yolladığı mektuplar çerçevesinde Irak'ın kuzeyindeki Kürtlerin hamiliğine soyundu” ifadesini kullandı.

 

Papa 16. Benedikt'in BOP projesindeki tan rolü nedir?

 

Papa'nın yaptığı açıklamada hep atlana bir husus var. Ortadoğu'da yapılan Hıristiyan katliamı ki; bununla ilgili 11 gün önce Amerikan hükümeti resmi bir açıklama yaptı: “Irak'ta öldürülen sivillerin resmi sayısı 51 bin civarında. “Bu rakam en az 150 bindir. Şimdi bu katliama meşruiyet kazandırıldı. Papa'nın Almanya'da yaptığı konuşmada “Müslümanlar teröristtir öldürülebilirler”” diyerek Hıristiyan alemine şu mesajı verildi: “ Evet Irak'ta siviller ölüyor ama bunlar zaten teröristtir. Onun için bu konuda bir girişimde bulunmayın.”

 

Bush'u destekliyor

 

ABD'nin katliam açıklaması ile Papa'nın sözleri arka arkaya geliyor. Zamanlama için oldukça bilinçli diyebilir miyiz?

 

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. ABD Hükümeti'nin Irak'ta ve Afganistan'da öldürdüğü sivillerin tan sayısını, hapishanelerini anlatmak zorunda kaldığının ertesinde Papa böyle bir açıklama yapmak zorunda kalıyor. Yaptığı açıklamasında da diyor ki “Evet ölmüş olabilirler. Ama İslam dini zaten terör dinidir. Onun için öldürülmüş olan bu binlerce kişiye bakarak insan hakları ve demokrasi gibi konuları gündeme getirmeyin.” Burada Irak ve Afganistan'daki katliamı dinen meşrulaştırdı. Neden yapıyor bunu: çünkü bu papa Bush'u destekliyor. BOP'u destekliyor.

 

Papa Bush'a bu desteği ilk kez vermiyor zannederim

 

Bunu ABD seçimlerinde de açıkça gördük. Bush ilk seçimlere girdiğinde karşısında John Keryy diye bir rakibi vardı. Papa “John Keryy Katolik olsa da aslen Yahudidir. Dolayısıyla biz Keryy'i desteklemiyoruz. Vatikan olarak Bush'u destekliyoruz” diye bir açıklama yaptı. Ve bu açıklamanın ardından ABD'deki Katolikler oylarını Bush'a verdiler. Burada Katolik olan Keryy'nin önünü kesen bizzat Ratzinger oldu. Ancak Bush Evangelist olmasında rağmen Papa, “biz Ekümenizm hareketini destekliyoruz diyerek kiliseler birliğini desteklediğimiz için burada herhangi bir sakınca görmedik” açıklamasında bulundu.

 

16. Benedikt BOP'a hizmet ediyor. Peki Jean Paul hangi amaç için Papa yapılmıştı?

 

Bundan önceki Papa 2. Jean Paul komünizmle mücadele için getirilmişti. Şimdiki papa da İslamla ve Asya ile mücadele için getirildi. Bunu da iş başına getiren kişi son derece önemlidir. Bu kişi de ABD'li Kardinal Walter Caspel'dir. Şimdi bu Caspel Papa ile bok eskiden beri birlikte olan ve birlikte yayınları yöneten kişidir.

 

Walter Caspel'in ismi daha önceleri de sık sık duyulmuştu…

 

Walter Caspel 1996 yılından itibaren teröristbaşı Öcalan'ın Vatikan'a yolladığı mektuplar çerçevesinde Irak'ın kuzeyindeki ve Türkiye'nin Güneydoğu'sundaki Kürtlerin hamiliğine soyundu. Bu mektuplarda Öcalan dedi ki: “ben kendimi Hıristiyanlığa çok yakın buluyorum ve Anadolu'da yüce Hıristiyanlık dininin kurmuş olduğu yüce Hıristiyan medeniyetini yıkmış olan Barbar Türklere karşı savaşıyorum. Hatta sizi vuran Mehmet Ali Ağca da bu barbar Türklerden birisidir. Onu sizi vurdurmak için özellikle seçtiler.”

 

Bu mektuplardan sonra Vatikan'ın tavrı ne oldu?

 

Vatikan'ın bütün yayınlarında TSK'ya karşı bir karalama kampanyası başlatıldı. Bugünkü Papa o dönemde “kardinal” olan Ratzinger'in hazırladığı, Papa 2. Jean Paul'un Ermeni Katalikos'u 2. Karekin'le birlikte ortak bir bildiri yayınlamasını tavsiye etti. Ve bu bildiri 2001 yılında yayınlandı. Yayınlanan bu bildiride 1915-1924 yılları arasında Avrupa'daki XX. Yüzyılın ilk soykırımını Türklerin yaptığına ve 1,5 milyon Hıristiyanı öldürdüğü iftirasına yer verildi.

 

Aytunç Altındal

3.Ekim.2006

Yeniçağ


 

Apo'yla görüşmek isteyebilir'

Katolik Kilisesi'nin ruhani lideri Papa 16. Benedikt, Almanya ziyareti sırasında bütün dünyayı ayağa kaldıran bir konuşma yaptı. Regensburg İlahiyat Fakültesi'nde konuşan Papa, radikal İslam'ı eleştirirken, Bizans İmparatoru II. Manuel'in Hz. Muhammed ile ilgili sözlerine yer verdi. Konuşma tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de enine boyuna tartışıldı, eleştirildi. Kasım ayında Türkiye'ye gelecek olan Papa'nın hem bu konuşmasını hem de Türkiye ziyaretinde olabilecekleri Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal'la konuştuk. Altındal, 'Papa 16. Benedikt: Gizli Türkiye Gündemi' kitabında yazdıklarını, Papa'nın 12 Eylül konuşmasıyla birlikte yorumlayınca ortaya çok ilginç bir analiz çıktı.

Papa kime, ne söylemek istedi?

Konuşmadan iki hafta öncesine bakalım. 27 Ağustos'ta Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve partisi CDU'nun önde gelenleri Roma'da Papa'yla özel bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Papa, Merkel'e yapacağı konuşmanın metnini verdi. Dolayısıyla bu, esrarengiz bir konuşma değil. 16. Benedikt, son 200 yıl içinde gelmiş en entelektüel papa. Herhangi bir kelimeyi gereksiz yere kullanmaz.. Bence konuşmanın hedefi İslam aleminden çok Türkiye'ydi, Türklerdi.

Bu sonuca nereden varıyorsunuz?

Almanya'da Arap yok, Türkler var.

PAPA 'TÜRKLER HİÇTİRLER' DEDİ

Merkel tam da o günlerde Almanya'da yaşayan yabancılar ve daha çok da Türkler için bir uyum yasası çıkarmaya çalışıyordu

Doğru tespit. 29 Ağustos'ta Papa ve Merkel medyada ortak bildiri yayınladılar: 'AB'ye giriş kartı yani izni kiliseden, Hıristiyanlıktan geçer.' Sonra Papa bir açıklama daha yaptı. 'Türkler başka bir kültüre ve medeniyete aittirler ama o medeniyeti ve kültürü de temsil etmezler.' Yani hiçtirler diyor. Bunlar Türkiye'ye kasten yansıtılmıyor.

Papa, tepkiler üzerine de iki açıklama yaptı. Siz üzgün olduğunu belirttiği metinleri nasıl okudunuz?

Papa üzüntüsünü belirtti ama bu 'Çok üzüldüm, hay Allah ağzımdan bu laflar nasıl çıktı?' durumu değildi. Tersine aynen şu cümleyi kullandı: 'Ben Müslümanlara şiddete karşı olunmasını söyledim, teessüf ederim anlamadılar' yoksa ne üzüntü duyduğunu söyledi, ne de pişmanlığını. 1870'den bu yana geçerli olan 'infallability' isimli bir dogma var. Papalar yanılmaz ve yanıltılamaz.

Papa'nın konuşmasının yankıları dinmek üzere ama çok yakında Türkiye'ye gelecek. Papa'nın Türkiye dosyasında neler var?

Papa, Türkiye'den neler talep edeceklerini, çok güvendiği Giovanni Sale isimli Cizvit papazdan bir rapor halinde istedi. Bu raporda isteklerin yanı sıra ilginç rakamlar var. 'Diyarbakır'da 3 bin 670 Katolik Ermeni, 5 bin 993 Keldani ve 2 bin 155 Suriye Katoliği var' diyor. Diyarbakır ve çevresinde 9 binden fazla Katolik yaşadığını duyan var mı? Yok; öyleyse nasıl buluyor bunu? Türkiye'de problemleri büyütmek için yapıyor.

Papa'nın ziyareti resmi, bu durumda tüm programı belli değil mi? Nasıl bir sürpriz çıkışla büyütebilir?

Papa 'Türkiye'ye gittiğimde dört Katolik cemaatin lideriyle ya da Katolikler adına konuşacak seçtiğim dört kişiyiyle görüşeceğim' dedi. Bunlar kim? Belli değil.

Resmi programın dışına çıkmak mümkün mü?

Dışişleri Bakanlığı'nın devletin 13 ilgili kurumuna gönderdiği özel bir tebliği var. Bakan Gül'ün imzasıyla 'Papa, Türkiye'ye geldiğinde, baş başa ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temsilcileri bulunmaksızın dilediği görüşmeyi yapabilir' deniyor. Vatikan'ın rakamlarına göre Diyarbakır'da bu kadar Katolik varmış. Dahası, Abdullah Öcalan Vatikan'a iki mektup gönderdi. Mektuplar nedeniyle Katolik Kilisesi 1996'dan itibaren 'Türkiye'de Kürtlere baskı yapılıyor' diyerek bir karalama kampanyası başlattı. Kampanyayı yürüten bugünkü Papa'ydı. Türkiye'ye geldiğinde kalkıp 'Ben, Kürt halkının temsilcileriyle görüşmek istiyorum' derse? Gül'ün verdiği özel izne göre görüşebilir.

PAPA AYASOFYA'DA YA DUA EDERSE

Bunu gerçekten bekliyor musunuz?

Türkiye'deki problemi katmerli hale getirmek için yapabilir. Yaparsa da 'hayır görüşemezsin' diyemezsin. Çünkü diyecek ki 'Benden önceki Papa kendisini vuran, bir faşit olan Mehmet Ali Ağca'yla görüştü. Ben de Apo'yla görüşmek istiyorum.'

Peki, olasılıkları konuşuyoruz madem, alternatifi kim olur?

Apo olmazsa mesela 'Osman Baydemir, Aysel Tuğluk veya hapisteki şu kişiyle görüşmek istiyorum' diyebilir. O özel görüşeceği dört kişinin arasında mutlaka bir kadın olacaktır.

Başka ne gibi krizler bekliyorsunuz?

Fener Patriğini ekümenik kabul ediyoruz diyebilir. Görüşmelerin ardından üç dilde ortak deklarasyon yayınlayacaklar. Uyarıyorum, İngilizce ve Fransızca metne ekümenik diye koyarlar, Türkçesine koymazlar. Asıl olan İngilizce ve Fransızca metin. Dolayısıyla Türkiye, Lozan Antlaşması'nı eliyle çöpe atmış olur. Hükümet ve Türkiye'deki o diyalogcular buna bir kılıf uydurmak için 'Türkçe metinde ekümenik denmedi' diyebilir. Ayasofya'ya gidip dua etmesi söz konusuydu, bunun önüne geçildi. Dönüşte sadece sekiz dakikalık kültürel bir gezi yapacak.

Gezi sırasında duaya başlarsa

Daha önce oldu. Papa 6. Paul Türkiye'ye geldiğinde diz çöküp duaya başladı, durduruldu. Hükümet Benedikt'in Ayasofya'da dua etmesine izin verirse, ben de oraya Cuma namazında 25 bin kişiyi sokarım. Ayasofya ya müzedir, ya camidir. Ayasofya bizim babamızın malıdır.

Azınlık vakıflarının malları konusu mecliste. Papa bunu da dosyasından çıkaracak mı?

Yasayla Türkiye'den Katoliklere ait olduğu iddia edilen 1.900 adet taşınmaz malın iadesini istiyor Papa. Kayıtlarda sahibi Hazreti İsa görünen mallar var. Yasa onların istediği gibi çıkarsa Sümela Manastırı, Ani Harabeleri ve Ayasofya onların olur. 1 Ocak 2005'te yazdıkları insan hakları raporunda tek tek hangi malları istedikleri var.

Neden hedef Türkiye?

Papa'nın hedefinin Türkiye olduğunu söyleyen Altındal, bunun nedenini üç ana başlıkta sıralıyor:

· Papanın gençliğinden kaynaklanan, Türklere karşı önyargısı var. Papa 1941-1945 arası Nazi Gençlik Örgütü üyesiydi, Hitler'ci Alman ordusuna katıldı. Genç Nazilerin kafası 'Hitler istediğinde Türkiye, Naziler safında savaşa katılacak ve Almanya savaşı kazanacak' şeklinde 2 yıl yıkandı ve savaşa gittiler. Bu olmayınca bu kez 'Türkiye Almanya'ya ihanet etti' propagandası başlatıldı. Bu, Papa'nın bilinçaltına öyle işlemiş ki ömrü boyunca Türk aleyhtarı olarak bilinmiştir.

· Kardinal Ratzinger, Papa seçilince Benedikt adını aldı. 1. Benedikt, İ.S. 575 yılında yaşadı. Avrupa'da Türk düşmanlığını başlatan ilk kişidir. O dönemden bu yana Benedikt adını alan papalar, Türk düşmanı bilinir.

· Bu Papa Büyük Orta Doğu Projesi'nin bir aktörü. Bush'un ilk seçim rakibi Katolik John Kerry'di. Ancak Papa bir bildiri yayınladı ve Kerry'nin Yahudi ve dönme olduğunu söyleyerek Bush'u destekledi. Bush Protestan Evangelist. Ratzinger ekümenizmi düşünmüştü. Ekümenizm, kiliseler arası birlikte hareket etme stratejisidir. BOP'ta sınırlarının değiştirilmesinden bahsedilen 22 ülke de Müslüman.

80 dönümlük ülkenin gücü

Vatikan 80 dönüm. Günlük nüfusu 1.111, gece nüfusu 600 kişi. Bu devlet dünyadaki en zengin, en güçlü kurum. 1.4 milyar insanın hem hayatını yönetiyor, hem parasını alıyor. Dünyanın en çok yayına sahip ülkesi. Sendikası var. Vatikan doğum kontrol haplarına ve kürtaja karşı ama doğum kontrol hapı, kürtaj malzemesi, kadın sağlık malzemesi üreten tüm büyük kuruluşların hissedarı. İtalyan basınına, Eski Alman Merkez Bankası Başkanı Hans Tietmeyer'i ekonomiden sorumlu bakanlığa atamak isteyişiyle ilgili kulisler olduğu yansıdı. Eski bakan 15 yıldır görevdeydi, neden onda ısrar edilidi? Her gelen papa ekibiyle çalışmak isteyebilir ama burada yön veren Amerika ve CIA. Tietmeyer'i almasını onlar istiyor. Tüm görev değişikliklerinin arkasında, Papa'yı yönlendiren kişiyse Amerikalı Kardinal Walter Casper. Casper, geçen Aralık'ta Türkiye'ye geldi. Kardinal Casper çok deneyimli, Papa'nın sağ kolu, uzun süredir beraberler, özellikle Suriye, Irak ve Şam'da çok iyi bir istihbarat ağını yönetiyor. Türkiye açısından da çok tehlikeli bir adam.

Akşam Gazetesi,

24.09.2006


 

Papa Gerçeğin Üstüne Şal Örtüyor...

1991'de Sovyetler'in çöküşüyle başlayan dönemde sanıldı ki insanlık bir erinç dönemine girecek, barış düzeni tüm dünyada geçerli olacak!

Amerika'da kimi iyimserler 'Tarihin Sonu' nu bile ilan ettiler

Ancak büyük yanılgı 'tarihsel zaman' ölçütleriyle çok kısa bir sürede ortaya çıktı.

Bugün büyük bir huzursuzluk ve güvensizlik insanlığa egemendir.

Çağımızın insanı bir yanda 'akıl-bilim-teknoloji' dönemini yaşıyor; öte yandan neredeyse ortaçağın din savaşları ortamındadır.

AB haritasında konuşlanmış görünen Papalığın son açıklamaları da bu işe tuz biber ekti.

Dünyada yaşanan dinci çatışma ortamında, İslam coğrafyasında yer alan laik Türkiye Cumhuriyeti'nin değeri daha iyi tartılmalıdır.

**

Her şeyden önce, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere, Batı'nın, Ortadoğu'daki çıkar kavgasını ve savaşlarını (açıkça dile getirmek gerekirse emperyalist amaçlarını) gizlemek için olan bitenlerin üstünü bir dinci kılıfla örtmeye çabalamak nafiledir.

Bugün ortaokul çocuklarına Haçlı Savaşları ya da Birinci veya İkinci Dünya Savaşları belletilirken çelişki ve çatışmaların temel gerçekleri açıklanıyor.

Papalık bir dinci devlettir.

Ortadoğu'daki İslam haritasını da dinci devletler kaplıyorlar.

Bu bir gerçek!

Ancak 21'inci yüzyılda sıradan bir insan, ABD ile İngiltere'nin Ortadoğu'daki amaçlarının petrolle bütünleştiğini biliyor.

Papa hazretlerinin şu sırada Müslüman dinine tan eylemesi hoş değil; ama, Ortadoğu'daki çatışmanın gerçek nedenlerini örtmek kapsamında işlevini, bir ölçüde de olsa, yerine getirmiş; Hıristiyan-Müslüman çelişkisini savaşların temel ekonomik nedenleri üstüne bir şal gibi örtebilmiştir.

Ortadoğu'daki savaşların gerçek nedenlerini Anadolu'da yaşayan insanların bilip söylemelerinde birbirlerine yinelemelerinde saymakla bitmez yararlar bulunmaktadır.

************

Çünkü yoksullar coğrafyasında milliyet, din, mezhep, vb. gibi ayrılıklar üstüne yükselen düşmanlıklar, çeşitli deyişlerle söylersek, zenginlerin, emperyalistlerin, dünyayı yönetenlerin ekmeğine yağ sürmekte, masum insanların, çocukların, kadınların helak olmasına yol açmaktadır.

Papa Hazretlerinin konuşmasında bu bakımdan da olumsuz içerik ve yatırım bulunmaktadır.

Türkiye'ye yakılan tutum, gerçekleri serinkanlılıkla aydınlatmaya çalışarak düşmanlıklardan sakınmaktır.

İnsanca davranışın yörüngesinden sapmak kazandırmaz, kaybettirir.

 

“Papa'nın misyonu BOP'un önünü açmak”

Daha önce papa ile ilgili bir kitabı yayımlanan araştırmacı Aytunç Altındal Papa'nın kardinalliğinden bu yana aynı şeyi söylediğine ve Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olduğuna dikkat çekti. Terörist başı Abdullah Öcalan'ın 2.Jean Paul'ün papalığı döneminde, Vatikan'a bir mektup yazdığını belirten Altındal, şu görüşleri dile getirdi:

“ Bu mektubunda Öcalan, ben Hıristiyanlığa Müslümanlıktan daha yakınım. Türkler Anadolu'daki Hıristiyanlığı yıkmış kişilerdir. Bize yardımcı olun” dedi. Vatikan da bunun üzerine bazı girişimlerde bulundu. 1996 yılından itibaren Türkiye'de askerlerin Güneydoğu Anadolu'da işkence yaptıkları, hep Vatikan'ın yayın organlarında iddia edildi. Daha sonra 2000 yılında şimdiki Papa'nın sağ kolu olan, Walter Kasper adlı kardinal Şam'a gönderildi ve Esad hükümetiyle anlaşma yaptı.

“Bush'la yapılmış anlaşma var”

Bu anlaşma, ülkede bir Katolik kilisesi kurulmasını öngörüyordu. Irak'ın kuzeyindeki Kürtleri korumak ve Türkiye'deki Kürtlere yapılan baskıları yerinde tespit etmekti. Bu kilise kuruldu, 2003 yılından itibaren faaliyete geçti ve Kürtleri koruma görevi Papalığa verildi.

Papa'nın ortodoks olmasına karşın Fener Rum Patrikhanesi'ne ve Protestan olmasına karşın Bush'u desteklediğine de dikkat çeken Altındal şöyle konuştu: “Papa ben ‘Bush'u destekliyorum' diyor oysaki Bush evangelist yani Protestan. Bush ile o dönemden bu yana yapılmış bir anlaşması var. Şimdi de BOP çerçevesinde Rusya'ya ve Çin'e karşı ABD'nin yollarını açmaya çalışıyor, açıkları bu yönde. Papa'nın misyonu bu”

 

Aytunç Altındal

18.09.2006

Cumhuriyet Gazetesi


 

 

Altındal: Papa'nın saldırısı planlı

MUSTAFA YILMAZ / ANKARA
Papa 16. Benedictus'un İslam dünyasında yeni bir krize neden olan sözleri tepki çekerken, Vatikan Uzmanı Aytunç Altındal, Papa'nın konuşmasının daha önce Almanya Başbakanı Merkel birlikte planlandığını söyleyerek, ilginç bir iddia ortaya attı. Altındal, “Papa bir hafta önce Almanya ziyaretinde Alman Başbakan Merkel'le bir araya geldi. Bu konuşma orada planlandı. Öyle sıradan bir çıkış değil” dedi.
Papa'nın konuşmasını baştan sona bizzat dinlediğini belirten Aytunç Altındal, Papa'nın, Hz Muhammed'ten sadece “Muhammed” diye bahsettiğini ve özellikle Cihad kelimesi üzerinde durduğunu kaydederek, “Bir Papa'ya yakışmayacak tarzda konuştu. Konuşmasında saydım tam 17 kez Bizans İmparatoru Manuel Paleologos'a atıfta bulundu. İslam'ın barış ve hoşgörü değil kılıç ve savaş dini olduğunu söyledi. Paleologos'un Muhammed kötülük getirdi sözlerine yer verdi. Tam bir kışkırtıcı konuşma yaptı” dedi.
Papa'nın konuşmasının tarihi gerçeklerden uzak olduğunu vurgulayan Altındal, asıl hoşgörü ve barıştan uzak olanların Katolik Vatikan dünyası olduğunu söyledi. Bu konuda Papa'nın sözlerine atıfta bulunduğu Bizans İmparatorluğu'ndan örnek veren Altındal,
“Enteresandır, 1204 yılında Bizans'ı Katolikler ve Papa yıktı. Gelip İstanbul da büyük bir katliam yaptılar. Kilise'nin mallarını yağmaladılar. Bizans Kiliselerindeki eserleri yağmalayıp Vatikan'a götürdüler. Bizans'ı Katolik Vatikan yağmalamıştır. Papa bunlardan hiç bahsetmiyor. Vatikan'ın hoşgörü ve barış kelimesini ağzına almaya hakkı yok. Hele hele İslam dünyasına böyle bir suçlamada bulunmaya hiç hakkı yok” diye konuştu.
Altındal asıl ilginç iddiayı ise Papa'nın konuşmasının tesadüf değil planlı bir çıkış olduğu konusundaki sözleriyle dile getirdi. Papa'nın konuşmasının Alman Başbakan Merkel'le birlikte planlandığını belirten Altındal, “Papa bir hafta önce Merkel'le bir görüşme yaptı. Ve bu görüşmeden sonra dediler ki Avrupa Birliği'ne giriş Hristiyanlıktan geçer. Bu giriş kartı olmadan Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi mümkün değildir dediler. Bu konuşma anlaşmalı ve önceden planlanmış, hazırlanmış bir konuşmadır” dedi.Altındal, Papa'nın çifte vatandaş olduğunu ve Vakitan Devlet Başkanı olmasına rağmen Alman vatandaşı pasaportu taşıdığını hatırlattı.
28-30 Kasım tarihleri arasında Papa'nın Türkiye ziyaretine de değinen Altındal, önümüzdeki süreçte Papa'nın Türk ve İslam dünyasına saldırmaya devam edeceğini ileri sürerek, “Papa Türkiye ziyaretinde Ekümeniklikten bahsedebilir. Eğer Papa protokolün dışına çıkacak şekilde bir tavır içine girecek olursa derhal müdahale edilmelidir” dedi.
Altındal Orman yangınları sırasında, bazı gazetelerin Meryem Ana Evi ile ilgili “İlahi Mucize” haberlerinin de bir rastlantı olmadığını belirterek, “Papa'nın Türkiye ziyareti öncesi psikolojik hazırlıktır” dedi.

 

Milli gazate

15.09.2006


 

Dinlerarası diyalog masalıyla Müslümanları uyutmaya kalkan Vatikan, Hazreti Muhammed'e ve İslâmiyete kin kustu.

 

Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu Papa'nın hakaretlerine tepki gösterdi: Sözleri beynindeki kutsal savaş ve haçlı zihniyetinin bir yansımasıdır...

KUR'AN BUYURUYOR Kİ

Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar... eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır. BAKARA-120

 

Benedikt kara cahil

Araştırmacı-yazar Altındal, Papa'nın sözünü ettiği Paleologos'un, imparator olmadan önce

I. Murad'la birlikte Bizans'a karşı ayaklanma düzenledeğini hatırlatarak “Papa bilgisiz” dedi

* Yüksel MUTLU

 

Peygamberimiz Hz. Muhmmed'e hakaretler yağdıran Papa 16.Benedikt'in sözlerini değerlendiren Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, “İslan dini hoş görü dinidir. Katolik İspanya'da Katoliekler Yahudileri yakarken, hoşgörü dini olan İslamiyet Yahudileri yakılmaktan kurtarmıştır” dedi. Altındal, şunları söyledi:

 

Tarih bilgisi yok

“Papa konuşmasında tam 17 kez 'Muhammed ve Cihad' dedi. Bu konuşmayı izlemek için 230 bin kişi geldi. Bu bugüne kadar en büyük kalabalık oldu Almanya'da. Papa, İslam dininin ‘kılıç dini' olduğunu ve zorla kabul ettirildiğini söyleyerek Bizans İmparatoru Manuel Paleologos'un yazılarından örnekler verdi. Paleologos 1391-1425 yılları arasında İmparatorluk yapmış olan bir kişi. Bu kişi Kosova Savaşı'nın ardından yani I. Murad'tan sonra imparator oluyor. Bu adamın sözlerinden yola çıkarak 'işte Manuel Paleologos'un anlattığı gibi Türkler başka bir medeniyete aittirler. Ancak onu da tam olarak temsil etmezler'dedi. Ve papalar ararasında ilk kez İslam dinine açıkça saldıran ilk Papa oldu. İslam dinini yargılamak Papa'ya düşmüyor. Benedikt'in tarih bilgisi yok.”

 

Kin ve nefret dolu

Hıristiyanlık ile İslam'ı karşılaştıranların hangi dinde hoşgörü olduğunu anlayacağını belirten Altındal, şöyle devam etti: “Papa'nın sözünü ettiği Paleologos Manuel İmparator olmadan önce I. Murad'la birlikte Bizans'a karşı ayaklanma düzenlemiş. Yani Bizans'a karşı Türklerle birlikte isyan etmiş olan kişidir. Papa'nın herhalde bunlardan haberi yoktu. Eğer bir hoşgörüden söz edilecek ise papa önce Engizisyon'un hesabını versin.”

Bu Ortaçağ'ın karanlık düşüncesi

Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Aksu, Papa 16. Benediktus'un İslam dini ve Hz. Muhammed hakkındaki sözlerine tepki göstererek, “Sayın Papa, Ortaçağ karanlığını ve barbarlığını tekrar dünyaya yaymak istiyor” dedi. Aksu, yaptığı yazılı açıklamada, önemli bir din ve devlet adamının, kin ve nefreti körükleyecek sözler sarf etmesinin hiç kimseye yararı olmayacağını kaydetti. Papa'nın, İslam ile şiddeti bağdaştıran açıklamalarda bulunmasını bir din adamının misyonuna yakıştıramadığını ifade eden Aksu, şunları kaydetti:

 

Kendileri barbar

“Papa, Ortaçağ zihniyetinin karanlık düşüncelerini 21. yüzyılda tekrarlayarak, Ortaçağ karanlığını ve barbarlığını tekrar dünyaya yaymak istiyor. Papa, İslam dini hakkında Ortaçağ zihniyetine sahip insanların bilgileri ile hükmediyor ve Papa'nın gerekli bilgi ve donanıma sahip olmadığı görülüyor. Bunun için Sayın Papa'ya bir an önce Kur'an-ı Kerim, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli okumasını tavsiye ediyoruz. Papa bunları okursa, İslam'ın diğer dinlere karşı gösterdiği engin hoşgörü karşısında utanacak ve Müslümanlardan özür dileyecektir.

 

Densizliği Alman üniversitesinde yaptı

Papa, İslam dinine hakaretler yağdırdı

Hıristiyan Katolik aleminin ruhani lideri Papa 16'ncı Benedikt, önceki gün Regensburg Üniversitesi'de yaptığı açıklamada Hz. Muhammet'e ve İslam dinine hakaretler savundu. Papa, “Hıristiyanlık'ta Tanrı ve akıl arasında ayrılmaz bir bağ var. İslam'da Tanrı o kadar soyut ki akıl ile Tanrı arasında bu bağ yok. İslami cihad akla ve Tanrı'ya karşıdır” dedi.

 

Şiddetle suçladı

Papa konuşmasında Kuran'a atıfta bulunarak, “Dinde mecburiyet yoktur” dedi. Bu ifadelerin Muhammed'in güçten yoksun olduğu ve tehdit altında bulunduğu ilk dönemlerine denk geldiğini savundu. Papa bu sözlerini, 1350-1425 yılları arasında yaşamış olan Bizans İmparatoru Manuel II Paleologos'un sözleriyle destekledi. Papa kendinisi dinleyenlere Bizans İmparatoru'nun bir İslam alimine söylediği şu sözleri aktardı: “Bana Muhammed'in getirdiği yenilikleri göster... Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin kılıç gücü ile yayılması emrini verdiği gibi... Dine davet için, şiddet ve tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir...”

 

Zamanlama önemli

İtalyan basınının önde gelen gazetesi La Repubblica “Papa'nın Muhammed'in kılıcını aforoz ettiğini” yazdı. Gazete, “16'ncı Benedikt'in, Muhammed'le polemiğe girdiği bu Kuran karşıtı alıntıları Türkiye'ye yapacağı ziyaretten birkaç ay öncesine denk düştü. Ve üstelik de İstanbul ve Ankara'dan sonra en büyük Türk şehri sayılan Berlin'in başkent olduğu bir ülkede bu konuşmayı yaptı” diye yazdı.

Haçlı zihniyetinin ürünü

Bardakoğlu da “Muhammed, vazettiği inancı kılıçla yayma emrinden başka hangi yeniliği getirmiştir, gösterin bana” diyen Papa'ya sert tepki gösterdi

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Papa'nın dün gazetelere yansıyan açıklamalarıyla ilgili olarak “Hem Hıristiyanlık dünyası adına hem de insanlığın ortak barışı adına fevkalade kaygı ve üzüntü verici, talihsiz bir açıklamadır” dedi. Bardakoğlu, yaptığı açıklamada, haberi dehşet ve hayretle okuduğunu belirterek, bu sözler, “Papa'nın kendi iç dünyasındaki kini, düşmanlığı, nefreti yansıtıyorsa” çok daha vahim bir durumla karşı karşıya olunduğunu söyledi.

 

Önyargıyla dolu

Bardakoğlu, Papa'dan sözlerini acilen geri almasını ve özür dilemesini beklediklerini söyledi. Batı'da İslam dünyası, İslam ve İslam'ın peygamberi hakkında hep önyargılı, taraflı, bilimsellikten uzak ve hasmane değerlendirmeler yapıldığını dile getirdi. Bardakoğlu, şunları kaydetti: “Kilise, tarihte batı kamuoyunu da ayağa kaldırarak İslam'ı düşman gördüğü için haçlı seferleri yaptı. İstanbul'u işgal ettiler, binlerce insan öldürüldü. Ortodoks Hıristiyanlar ve Yahudiler öldürüldü ve zülüm gördüler. Hıristiyan teologlar 4. asırdan itibaren dünyayı hep ‘Hıristiyani dünya-şeytani dünya', ‘Hıristiyani güç- şeytani güç' olarak ikiye ayırdılar. Zihinlerinde hep bu kategori oldu. Hıristiyanlık dışındaki dünyayla savaşmayı kutsal bir görev olarak gördüler. Onun için Batılı kilise adamlarının beyin arkalarında hep haçlı zihniyeti ve kutsal savaş anlayışı vardır. Öyle zannediyorum ki Papa'nın bu sözleri de beyin arkasındaki kutsal savaş ve haçlı zihniyetinin bir yansıması gibi görünüyor. Batı'nın Ortaçağ boyu İslam hakkında önyargılı ve çarpıtılmış bir kanaate sahip olduğunu sadece bizler değil, birçok insaflı Batılı bilim adamı da söylüyor.”

 

Kilise sorgulanmalı

Papa'nın “İslam'da Tanrı ile akıl arasında bağlantı olmadığı” yönündeki iddialarını da değerlendiren Bardakoğlu, “O konuda sorgulanması gereken Kilise'nin yaptıklarıdır. Kilise dinin orijinalinde yaptığı tahribatı akıl zannetti. Hıristiyan Kilise, tarihte aklı devre dışı bırakarak, kendi çıkarlarını kendi hiyerarşik yükselmesini öne çıkardığı, insanların dindarlıkları üzerinde tahakküm kurduğu, Tanrı ile fert arasına girip adeta kutsalı sömürdüğü için batı bir aydınlanma ve reform süreci yaşadı. Bugün Batı'da din karşıtlığı varsa, onun sorumlusu aklı devre dışı bırakan Hıristiyan Kilise'dir” diye konuştu.

Türk ve İslam düşmanı

“Diyalog İhaneti” kitabıyla “Dinlerarası Diyalog” girişimlerinin arkasında ne olabileceği sorusuna yanıt arayan Prof. Dr. Yümni Sezer de, Papa'nın sözlerine tepki gösterdi. Sezer, bu sözler Hıristiyan dünyanın bizimle diyalog kurmasının mümkün olmadığını açıkça gösterdiğini kaydetti. Takiyyecilik olarak yorumladığı bu tür girişimlerin arkasında İslam'ın içinin boşaltılmasının yattığını kaydeden Sezer şunları söyledi:

 

Türkiye'ye gelmesin

“Zaten bu Papa'nın Türk ve İslamiyet düşmanı olduğu biliniyor. Bu açıklamaları yaptıktan sonra Türkiye'ye gelmesi nasıl olacak bilmiyorum. Hiçbir şekilde davet edilmemesi gerekiyordu. AB dayatması ile bu davet gerçekleşti ama doğru değildi.” Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Sait Doğan da, Papa'nın bir gerilim oluşturmaya çalıştığını kaydetti. Doğan “Müslüman ve Hıristiyanları kapıştırmaya çalışıyor” dedi.

 

Yeniçağ gazetesi

 

15.09.2006

 


 

Bombanın ardındaki gerçek güç...

Herşey, temmuz ayı başlarında Türkiye'nin, en yetkili ağızlardan gerekirse Kuzey Irak'a askeri müdahalede bulunacağını açıklamasıyla hızlandı. Önce turistik bölgeler, sonra sivillerin yoğun geçiş noktaları, ve Diyarbakır... Anladığımız kadarıyla ‘büyük ağabey' bir yerlerden düğmeye bastı, Türkiye'ye, aba altından sopa gösteriyor.'

 

Telefonun diğer ucundaki, istihbarat kaynaklarına yakın uzman ses, ‘büyük ağabey' tanımlamasıyla, doğrudan Amerika Birleşik Devletleri'ni işaret ediyor...

 

‘Çünkü... Amerika'nın onayı olmayan hiç bir gelişme o bölgede yaşanamaz... Yani, PKK gibi bir terör örgütü hem Kuzey Irak'da yuvalanacak, hem o bölgede kurulu otonom yönetimin müsamahası ile manevralanacak, hem de bütün bu hakim unsurların bilgisi dışında Türkiye'nin sabrını zorlayan, eylemlerini sürdürecek... Bu olamaz.'

 

Edindiğimiz izlenim... Ankara'nın, Türk kamuoyunda giderek ağır çalkantılar yaratan terör tırmanışının gerisinde teröristi şımartan büyük bir gücün varlığına inandığı yolundadır...

 

Demek... Türkiye'nin Kuzey Irak'a dönük kararlılığı birilerini fena halde rahatsız etmiş...

 

‘Etmez mi... Etti tabii... Bunlar, İngilizler'den bütün planları devralmışlar... Hatırlayın... Gazi Mustafa Kemal, Musul-Kerkük konusunu gündeme getirdiğinde neler yaşanmıştı... Şeyh Said'leri kimlerin kışkırttığını... Şimdi de benzer senaryo... Başka bir maşa var ellerinde... PKK ve onun sözde bağımsız sivil siyasetçi temsilcileri... Şehit cenazeleri... Bombalamalar... Artan Türk-Kürt gerginliği... Adam oturmuş, mesajını yazmış, size iletiyor... Diyor ki, eğer benim planlarım dışında bir takım adımlar atmaya kalkarsan,ben, senin içini çok fena karıştırırım. Öyle bir karıştırırım ki, kendi derdinle uğraşmaktan dışarıya bakamazsın...'

 

Türkiye'de yaşayan, etnik-kültürel kökeni ne olursa olsun, herkes, dışarıdan şifrelenmiş gelişmelere karşı çok duyarlı ve olaylar karşısında soğukkanlı olmak zorunda...

 

 

‘Papa Türkler'i hedef aldı...'

 

 

 

‘Papa 16. Benediktus'un söyledikleri hiç kimseyi şaşırtmasın. Alman Papa, Benediktus adını alarak zaten ne olduğunu ortaya koymuştu. Benediktus adlı Papa'ların ortak özelliği öncelikli olarak Türk, sonra da Müslüman düşmanı olmalarıdır. 550-570 yılları arasında Vatikan'da oturan 1.Benediktus, o dönemde Avrupa'ya yayılmakta olan Avar Türkler'ini hedef almış, bunlar medeniyetimizi yıkacaklar demişti. Şimdiki de Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik talebine aynı gerekçelerle karşı çıkıyor...'

 

Konu Vatikan olduğunda görüşlerine başvurulmasında büyük yarar gördüğüm araştırmacı-yazar Aytunç Altındal'da belli ki bilgi çok...

 

‘Olayın başlangıcı 28 Ağustos. Alman Başbakanı Angela Merkel başkanlığındaki Alman Hıristiyan Demokrat heyeti Vatikan'da Papa'yı ziyaret etti. Ziyaret sonrasında yapılan açıklamada, Merkel ve Papa, Türkiye'nin AB'ye alınmaması, kendisine özel statü verilmesi konusunda anlaştılar. Bu ikiliye göre AB üyesi olmanın öncelikli şartı Hıristiyan olmak! Papa'nın sözleri önemlidir. Diyor ki: Türkler başka bir kültüre aittirler, ama o kültürü de temsil edemezler. Yani, Türkler'e bir ‘hiç‘ muamelesi yapmayı tercih ediyor. Son açıklamasında Hz.Muhammed'i doğrudan hedef alması dehşet verici. Tam 17 kez Muhammed ve cihad kelimeleri geçiyor. Hedefi, yine aynı. Şimdi biz bu Papa'yı 28 Kasım'da çıkardığımız resmi davetle burada ağırlayacağız. İddiaya girerim, buraya geldiği gün Fener Patrikhanesi'ni ‘ekümenik‘ ilan ederek diplomatik bir skandala yol açacaktır.'

 

Altındal'a göre, Papa, yaptığı son açıklamada Müslüman dünyasının diğer kavimlerine açık kapı bırakıyor ama, Vatikan'ın kapıları, geleneksel esas tehdit olarak algılanan Türkler'e kapalı...

 

15.09.2006

 

 

STAR GAZETESİ KÖŞE YAZISI

ARDAN ZENTÜRK


 

KONUŞURKEN “HAZRETİ” DEME İHTİYACI HİSSETMEDİ

Hıristiyanlık tarihi üzerine yaptığı araştırmalarla bilinen araştırmacı yazar Aytunç Altındal Papa'nın konuşmasını Almanya'da bulunduğu sırada televizyondan canlı izlediğini belirterek , “konuşurken Hazreti deme ihtiyacı hissetmeden “Muhmmed” dedi. Konuşması boyunca tam 17 defa “Muhammed” ve “cihad” kelimelerini yan yana kullandı. Ve arkasından da İslam'da hoşgörü olmadığını, İslam'ın kötülük dini olduğunu söyledi. Papa'nın Bizans ile ilgili değerlendirmelerinin gerçek dışı olduğuna dikkat çeken Altındal, şu ifadeleri kullandı: “Bizans'ı ilk yıkan Türkler değil Katoliklerdir. 4. Haçlı seferi sırasında Ayasofya'nın içinde Ortodoks Hıristiyanlara edildiğini ve İstanbul'un nasıl yağmalandığını ben demiyorum, Hıristiyan tarihçiler diyor. Eğer hoşgörüden söz etmek istiyorsa önce kendi dinine baksın. İslam dinini yargılamak, İslam dini hakkında görüş beyan etmek Papa'nın işi değildir.”

 

 

Vakit gazetesi

15/09/2006

 


Hürriyet Gazetesi Murat Bardakçı 16 Temmuz 2006 pazar

  

Bizans'ın kuaför-imparatoru 100 bin dolara asalet unvanı dağıtıyor


Güney Fransa'da yaşayan bir İtalyan kuaför, kendisini "Bizans İmparatoru" ilán etti. Asıl adı Enrico Vigo olan kuaför şimdi "İmparatorluk ve Krallık Majesteleri Üçüncü Henri de Vigo Aleramico Paleologo Canstantine" diye tantanalı bir isim kullanıyor ve bu ismi daha da tantanalı başka unvanlar takip ediyor.

Bizans'ın "yaşayan imparatoru" Üçüncü Henri, değişik memleketlerde o ülkenin zenginleriyle meşhur şahsiyetlerinin katıldığı ve giriş ücretinin gayet yüksek olduğu balolar tertip ediyor, on bin ile yüz bin dolar arasında bir mebláğ ödemeyi göze alanları "Bizans asili" ilán ediyor. İşin daha da garip tarafı, şimdi 88 yaşında olan bu kuaförü Malta Cumhurbaşkanı'nın kabul etmesi ve bazı İslam ülkelerinin Bizans balolarına katılan büyükelçilerinin de "Majesteleri Üçüncü Henri"ye saygıl


SON senelerde sayıları giderek artan halife adaylarımızın, ermişlerimizin ve mehdilerimizin arasında şimdilerde akıllara gelmeyecek saçmalıkta bir başka hevesli daha dahil oldu ve 86 yaşındaki İtalyan bir kuaför, kendini "Bizans İmparatoru" ilán etti. Milano doğumlu kuaför birkaç seneden buyana "İstanbul tahtının várisi" olduğunu iddia ediyor, Bizans kartallarıyla haçların altında davetler veiyor ve asalet unvanları dağıtıyor.

Asıl adı Enrico Vigo olan İtalyan kuaför, senelerden buyana "İmparatorluk ve Krallık Majesteleri Üçüncü Henri de Vigo Aleramico Paleologo Canstantine" diye tantanalı bir isim kullanıyor ve bu ismi, daha da tantanalı başka unvanlar takip ediyor:: "Bizans tahtının várisi, Paleolog Hanedanı'nın şefi; Aziz Yuhanna, Aziz Yorgo, Kostantinopol Haçı ve Bizans İmparatorluğu'nun Asya Yıldızı tarikatlerinin büyük üstadı" ...

İşte, bu satırlar dolusu unvanın sahibi Üçüncü Henri, yahut asıl adıyla Enrico Vigo, Bizans'a 13. asrın ilk çeyreğinden 1453'ün 29 Mayıs'ındaki yıkılışına kadar hákim olan Paleolog Hanedanı'nın son imparatoru Konstantin'in tahta geçmeyen ve 1443'te ölen kardeşi Theodore Paleologos' un soyundan geldiği iddiasında. Tarihler, Paleologos hanedanının her ne kadar son imparatorun yeğeni Andreas Palaologos' un 1503'te ölmesiyle nihayete erdiğini yazıyorlarsa da, Majesteleri Üçüncü Henri ailenin devam ettiğini, 15. yüzyılın sonlarından itibaren Grek kimliğini terk edip İtalyanlaştığını ve bugünlere kadar geldiğini söylüyor, şeceresini de isimleri kayıtlarda hiçbir zaman várolmamış olan kişilere dayandırıyor.

İKİ KADINLA BERABER

Bizans'ın "yaşayan imparatoru" Üçüncü Henri 1918'de İtalya'nın Milano şehrinde doğmuş, Kral Umberto' nun sadık bir bendesi olmuş ama kralın İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tahttan indirilmesi üzerine kendi ifadesiyle "halkın demokratik kararına saygı göstermiş" , artık saray işlerini bırakıp iş hayatına atılmış. Derken, asaleti yüzlerce sene öncesine uzanan bir aileden geldiğini hatırlayıp "Bizans tahtının várisi" olduğunu ilán edivermiş. Üstelik bu işi yaparken kendisine bir de yardımcı bulmuş: Sara Kuo adındaki Çinli bir kadın... Enrico Vigo bütün bu oyunları "özel elçi" tayin edip "Lady" unvanını verdiği Sara Kuo ile beraber tezgáhlıyor, kendisinden çok genç olan Françoise adındaki bir Fransız kadını da yanında dolaştırıyor ve François' in "eşi" , dolayısıyla da "Bizans Prensesi" olduğunu iddia ediyor.

Kuaför Enrico, birkaç seneden buyana değişik memleketlerde o ülkenin zenginleriyle meşhur şahsiyetlerinin iştirak ettiği ve giriş ücretinin gayet yüksek olduğu balolar tertip ediyor. Bu balolarda on bin ile yüz bin dolar arasında bir mebláğ ödemeyi göze alanlara "dük" , "kont" , "marki" yahut "şövalye" gibisinden asalet unvanları satıyor, yani bu zevátı "Bizans asili" ilán ediyor. Kazandığı parayı, yine kendi iddiasına göre hayır kurumlarına, özellikle de göz hastalıkları konusunda araştırma yapan merkezlere dağıtıyor! "Bizans asili" olma heveslilerinin başında ise, Uzakdoğulu zengin işadamları geliyor. Onlar talep ediyorlar, İtalyan kuaför de parayı vereni asil ilán ediyor!

Majesteleri Bizans İmparatoru, bütün bu işleri yaparken iddialarını hukuki zemine oturtmaya çalışmayı da ihmal etmiyor. Unvanlarını tasdik ettirmek için Avrupa'da dava üstüne dava açıyor ama henüz hiçbir davası karara bağlanmadığı halde, etrafa "Filánca memleketin yüksek mahkemesi Bizans tahtı üzerindeki haklarımı kabul etti" gibisinden açıklamalar gönderiyor. Ama, bu arada diğer düzmece prenslerle birbirlerine girdikleri de oluyor. Meselá, Bizans'ın gerçek prensinin kendisi olduğunu iddia eden Pietro Donato Paleologo Mastrogiovanni adındaki bir başka İtalyan, Enrico Vigo aleyhine Milano'da hálá devam eden bir sahtekárlık davası açıyor.

MERAKLISINA DUYURULUR

Servet sahibi ve asalet meraklısı bazı enayiler Bizans'ın hálá devam ettiğine inanıp 80 küsur yaşındaki İtalyan kuaföre para akıtmakta bir mahzur görmüyorlar diyelim... Ama iş bu kadarla da kalmıyor: Seksenlik sahtekárı ciddiye alıp kabul eden devlet adamları yahut davetlerine giden diplomatlar da var. Meselá, Malta Cumhurbaşkanı Guido de Marco, 2002 Kasım'ında "Majesteleri Bizans İmparatoru'nun özel elçisi" Sara Kuo' dan bir "Bizans nişanı" kabul etmekte hiçbir mahzur görmüyor, Endonezya'nın eski "first lady" si Ratna Dewi Sukarno bütün Bizans balolarının şeref misafiri oluyor ve bazı İslam ülkelerinin bu balolara katılan büyükelçileri de "Majesteleri Üçüncü Henri" ye saygılarını sunuyorlar.

Ben, dünyanın dört bir kıt'asında işte böyle bir oyun oynayan, üstelik müşteri de bulan 80 küsur yaşındaki bir sahtekárın mevcudiyetinden parası olan ama hayallerindeki asalete bir türlü kavuşamayan bizdeki bazı soyluluk meraklılarını haberdar etmek istedim... Majestelerinden bir senedir gerçi haber alamıyorum ama arayan herhalde bulur.

Sözlüklere musallat olan beyler! Kanuni'yi de sansür ediverin bari

TÜRK Dil Kurumu'nun Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın kadını aşağılayan, kötüleyen ve ikinci sınıf gösteren deyimlerle atasözlerini sözlüklerden çıkartacaklarını söyledi.

Kararın saçmalığı hakkında gazetelerde günlerden buyana yazılıp çizildiği için, teşebbüsün ne kadar lüzumsuz, ne derece tuhaf ve nasıl bir işgüzarlık eseri olduğunu söyleyecek değilim. Ama, Türk Dil Kurumu'nun başındakilere dilde gerçek bir "temizlik" yapmaya niyetli iseler ve güçleri yeterse, sadece sözlükleri değil, birçok edebi ve tarihi eseri de sansür etmeleri gerektiğini hatırlatmakla yetineceğim.

Meselá, Türk Edebiyatı'nın eski devirlerde yaşamış çok önemli isimlerinin birçoğu, o devrin anlayışı yahut söyleyişi doğrultusunda kadınların aleyhinde sözler etmişlerdir. İlkönce yok edilmesi ve elyazmalarından mutlaka kazınması gereken beyit, Enderuni Fazıl'ın "Şairiz, fahişeler divanımıza giremez, böyle bir iş bize utanç verir" anlamına gelen "Şairiz, şeyn verir şánımıza / Giremez fahişe divanımıza" dediği meşhur beytidir. Bunu, Sümbülzade Vehbi'nin "Eli kınalı kadınlardan elini çek, zira erkeğe kanlı gömlek giydirirler" mánásına gelen "Dest-i hınná-zedelerden el çek / Giydirirler sana kanlı göynek" beyti yahut Lámii Çelebi'nin "Seni boyunca altına da gark etse, kahpeyi evinde tutma... Ona da, malına da lánet olsun! Malı da, kendisi de mel'un..." demek olan "Merd isen evde kahbeyi tutma / Ger boyunca batursa altuna / Lánet olsun ána ve máline de / Máli mel'un, kendi de mel'une" kıt'ası ve daha yüzlerce şiir takip etmelidir.

Temizliğin sadece edebi eserlerde değil, tarih kitaplarında, hattá arşiv belgelerinde de yapılması gerekir. Zira bu kitaplarla belgeler şimdi ayıp kabul edilen bazı sözlerle doludur.

İşte, binlerce benzeri olan ve Dil Kurumu'ndaki işgüzarların sansürünü yahut imhasını bekleyen böyle belgelerden bir örnek:

Günümüzde bambaşka bir mánáda, erkeklik organı karşılığı olarak kullanılan "y...k" sözü eski Türkçe'de "siláh" demektir, asırlar öncesinden kalma metinlerde çok sık geçer. Kelime, şimdi Osmanlı Arşivleri'nde bulunan "Mühimme Defterleri"nin "3" numaralısındaki 411. sayılı hüküm olan ve yukarıda fotoğrafını gördüğünüz belgede de birkaç defa kullanılmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1559'un 6 Ekim'inde Manisa, Muğla ve Aydın kadılarına gönderilen bu emirde, medrese talebesinden bazılarının ellerinde "y...k"ları olduğu halde pazar yerlerini bastıkları ve malları yağmalayıp bazı kişileri kaçırdıklarının haber alındığı söyleniyor, sonra "Bu 'y...k'lı eşkıyanın hakkından gelesiniz" buyuruluyor!

Haydi, hazır eliniz deymişken bu eserleri ve belgeleri de temizleyiverin beyler! Dilciliği sözlükleri sansürleyip dili fakirleştirme olarak algılayan ama seksen seneden buyana Türkçe'nin etimolojik sözlüğünü bir türlü hazırlayamayan, hemen her toplantısında bir öncekiyle çelişen kurallar getirip imláyı içinden çıkılmaz hále sokan, şapka işaretlerini bile bir koyup bir kaldıran, bileşik kelimelerin birarada mı yoksa ayrı mı yazılması gerektiği konusunda bile devamlı karar değiştiren allámelere yakışan iş, budur! Gücünüz yetiyorsa, değiştirin!


 

Esquire temmuz 2006

 

“PAPA TÜRKİYE'Yİ KARIŞTIRACAK”

Papa 16.Benedikt'in Türkiye ziyaretine altı ay kaldı.Aytunç Altındal,bu ziyaretin tarihimizin en önemli sınavı olacağını düşünüyor.Altındal'a son günlerde zihnimizi iyice karıştırmaya başlayan terimleri de sorduk.Öyle cevaplar verdi ki,bildiklerinizi unutacaksınız…

 

 

 

 

 

EVANGELİSTLER

Günümüz Türkiye'sinde bir kutsal kitap var.Bunun adı Kitab-ı Mukaddes.Herkez buna İncil diyor.Kitab-ı Mukaddes iki bölümden oluşuyor.Birinci bölümüne “Eski Ahit” deniyor.39 tane kutsal metin var ve bu metinler Yahudilere ait.İkinci bölümün adı “Yeni Ahit”.Burada da 27 tane kitap var ve buralar da Hiristiyanlara ait.Bu ikinci bölümde yer alan 27 kitaptan ilk üçüne (Matta,Markus,Yuhana)”snoptik” deniyor.Snoptik,üçünün de benzer olaylar anlatığı anlamına geliyor.Dördüncü kitap,yani Yuhanna bunların dışında.Evangelistler bu dördünü aynı anda kabul ediyor.Evangelistlerin tamamı Protestandır.Bu Protestan Hareketin içinde şöyle bir durum var;İsa'nın bakireden doğma meselesi diğer üçünde yok,bir tanesinde var.16 yaşında,küçücük bir bakire kız dünyaya bir çocuk getiriyor,hiç kimse bundan söz etmiyor.Bu dört kitabında gerçekte İsa'dan en az 100 yıl sonra yazmış oldukları ortaya çıkıyor.Yani İsa'nın kendi yaşadığı dönemde yazmılmış olan belge yok.Böyle birisinin yaşayıp yaşamadığı bile belli değil.Ama seneler sonra birileri oturup böyle bir olay yazıyor.Bizi esas ilgilendiren,325 yılında İmparator Konstantin tarafından İznik'te toplatılan Birinci Ekümenik Konsül.Bu konsülde İsa,Konsantin'in emriyle devlet tanrısı haline getiriliyor.İsa'nın kendisinin böyle bir iddiası yok.Zaten son üç dört yılda yapılan kazılarda,İsa olarak anlatılan şahsın,Niğde Kemalhisar'da yaşamış Apollonius adlı birisi olduğu anlaşılıyor.Onun hayatı alınmış, buraya monte edilmiş.İncil'de anlatılan İsa gerçekte ortada yok yani.Biz Vatikan'la zaten bu yüzden mahkemelik olduk.

 

 

VATİKAN

Vatikan pislik yuvası haline gelmiş.her taşın,her pisliğin altından Vatikan çıkyor.Çocuk tacirlerinden tut,dolandırıcılığa kadar; Mason Locas'ından , Andro Sino Bankasına kadar çeşitli yerlerde ortaya koydukları yüzlerce silahlar,Hırvatistan'a yaptıkları yardımlar,bu gibi olaylarla dünya siyasetini kontrol etmeye uğraşıyorlar.”Polanya'ya silah kaçırın” diyorlar,Vatikan hallediyor o işi.”Şu isimlere para gönderin,uyuşturucu madde temin edilsin,içerde ayaklanma çıkarılsın” diyorlar, Vatikan organize ediyor. Gerçek gizli örgüt Vatikan!

 

AB

Ben AB'ye karşıyım.Ab,batı medeniyetini geliştirmek amacıyla hazırlanmış bir proje.AB bize “sen medeniyetini değiştirmediğin takdirde AB'ye giremezsin diyor.Dolayısıyla Türkiye ile Ab arasında doku uyuşmazlığı var.Yani bir taraf içinde medeniyet geliştirmesi olan Ab projesi,Türkiye için medeniyetini değiştirme projesi oluyor.Bu birinci mesele.İkinci mesele,AB'ni hazırlayan unsurlar Gnostik Hıristiyanlık tarafından yönlendirilmiş olan değerler sistematiği.Türkiye'de, temelde Gnostik Hıristiyanlığa dayalı bir değerler sistematiği yok.AB'nin Türkiye'ye hazmedemeyeceği konuşuluyor.Doğrudur,hazmedemez!çünkü aramızda düşünçe sistematiği farklılığı var.

 

 

 

BİLDBERG

Bildberg'in gerçek kurucusu Joseph Ratzinger adlı bir mason.Zamanında casusluk bile yapmış bir adam.1950lerde gelindiğinde Hollanda'da, Bildberg Otelinde Avrupanın yönetilmesi için kararlar alınmaya başlanıyor.Bildberg'in 39 üst üyesi var.Üç konseyin her bir 13'er kişiden oluşuyor.Dünyayı işte bu 39 kişilik kadro yönetiyor.Diğer çağrılan isimlerin hepsi dandik.Kimse “bildberge katıldım” diye havaya girmesin.8- 10 haziran arasında Bildberg Toplantısı var.Türkiye'de İslamcı kesimden Fehmi koru diye bir vatandaş var.Ona “Bıyıklarını kes,mason locasından izin al” dediler.Şimdi o gidiyor.Gide orada oturur,başka bir şey yapamaz.Diyecekler ki,”Bak aslanım,biz Türkiye'yi dinler ve kültürler arası diyalog diye 50 senedir kazıklıyoruz.Şimdi Türkiye'de dinler arası diyalog palavrasını yutturamıyoruz.Bu aptal Müslümanlar uyandı.Şimdi siz ne yapacaksınız?Gideceksiniz, dinler arası diyalog kampanyasını yeniden başlatacaksınız.AB'ye girmek istiyorsanız kendinizi değiştirmeniz gerektiğini,zaten zavallı insanlar olduğunuzu,Yüce Avrupa'nın her düzenine istinasız uymanız gerektiğini anlatacaksınız.”Sonuç şu :Yahudi ve Hıristiyan birleşip Müslümanları istedikleri gibi oynatabilir;olay da bu kadar basit.Dolayısıyla Bİldberg2de konuşulacak herhangi bir konu yok,en azından bizden katılanların şahit olacağı önemli bir konu yok.Fehmi Koru bu önemli geziden geldikten sonra karısı “Ne konuşulduğunu bana da mı söylemiyorsun,boşarım seni!” dese,Fehmi'nin verecek cevabı olamaz.Unutmayın, en büyük sır olmayan sırdır.olmayan sırrı taşımak ve korumak kadar da zor bir mesele yoktur.Masonlar da bu ilkeye göre çalışır.

 

 

 

PAPA

Papanın Türkiye'ye ziyareti çok önemli.Papanın Türkiye'nin kaderiyle ilgili gizli bir gündemi var.Papanın hazırladığı öyle talepler var ki,bu talepler karşılanmazsa “ Türkiye'nin AB'ye girişini engelleriz” diyor.Bu talepler arasında Ayasofya'nın Hıristiyan alemine iyadesi bile var. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyoruz.Türkiye egemenlik haklarını kaybettiği takdirde,vatanını kaybeder.Papanın talepleri Türkiye'deki anayaysa mevcut yasaya aykırı taleplerdir.Bu nedenledir ki, Papanın Türkiye'ye ziyaretini 6 ay önceden başta Türk milleti,T.C. devletini ve hükümeti uyarıyorum:Bakın beyler,bizden istenilecek olanları karşılarsak Lozan'da kazanmış olduğu haklarınızı, millet olma hakkımızı kaybederiz.Devlet olma ya da olmama noktasındaki bir tartışmanın içindeyiz.Bunun kararını 28-30 Kasım Tarihlerinde,Papanın Türkiye'ye ziyareti sırasında vereceğiz.Papayı geçen sene de Bartholomeos davet etmişti.Ben de dedim ki,”Bartholomeos'un böyle bir yetkisi yok,Bartholomeos dediğin kimdir?T.C devleti sana Papayı davet etmen için bir yetki mi verdi?Hangi hakla böyle bir davette bulunuyorsun,sen kimsin?bir de Fethullah Gülen diye bir herif var.Papa 2.Jean Paul'u,Fethullah Gülen 199 yılında davet etmışti.en bir devlet başkanını Türkiye'ye nasıl davet edersin?en Türkiye ve İslam aleminin temsilcisi misin hemşerim?Kalkıp,”Yahu Papa vallahi ben san geldim,sen de bana gel,kahve içelim.”diyeceksin.Sana bu hakkı kim verdi?

 

 

 

İLLUMİNATİ

Tapınakçıların hem spekülatif hem operatif tarafı var.Spekülatif tarafı olayları yorumluyor.Kendilerine karşı olan örgüt ya da adamlara karşı fikirle mücadele safhasını spekülatif olanlar yürütüyor Operatif tarafı ise doğrudan doğruya radikalizmi uygulamaya koyuyor.

 

MASONLAR

Ecevit 1975 yılında,”Masonluk,kökü dışarıda bir menfaat örgütüdür” diyor.Bizdeki masonluk,dandik masonluk.Bizdekilerin esamesi okunmaz.Gerçek masonluk Fransa'da.Fransız Büyük doğu Mason Locası etrafında toplanmıştır.Bu loca bir ay önce bir açıklama yaptı.”Fransa!da laiklik tehlikeye girmiştir.Laikliği korumak Fransız Büyük Doğu Mason Locasının birinci vasifesidir.Laikliği tehlikeye atan Fransa'daki Müslümanlardır.Dolayısıyla biz bunu koruması için her türlü yolu deneyeceğiz” dediler.”Hangi Yolu?”diye sorulduğunda,”Ona biz karışırız,size söylemimize gerek yok dediler”.bizimkiler de Fransız Büyük Doğu Mason Locasına bağlı.Onlar hangi emri verirse öyle olacak.

 

 

MALTA ŞOVALYELERİ

Bunların esas adı;Kudüs ve Rodos şovalyeleri.Osmanlı bunları sürdükten sonra Malta'da yerleştiler ve öyle anılmaya başladılar.Asıl görevleri,Kudüs'e gelen Hıristiyan haçlıları korumak.Bugün kullandığımız kredi kartlarını,bankamatik kartlarını,hepsini bunlar buldular;kan bankalarını yönetmek.Kana göre insanların tasnifini yapıyorlar,o iş çoktan bitmiş.Türkiyede iki üç yıl önçe patlak veren kan skandalı da onların numarasıydı.Özellikle kan bankalarını kontrol altına alıyorlar ki toprak iadesine bulunabilsinler.Kan ve toprak hakkı orantılı.Mesela Karadeniz Bölgesinde kan grubuna bakıyorlar.”Burada olması gereken kan grubu A ve B.0 çıkıyor.Kim bu?Türk değil, ermeni.”Mesele bu!

 

 

GİZLİ ÖRGÜT NUMARALARI

Bu örgütün ortaya çıkışında çeşitli şekiller var.Birinci yol:”Efendim bir yerlerde büyük sırlara vakıf olan üstadlar var.O üstatlar beni seçti,bu dünyadaki en önemli sırrı söyledi” gibi numaradan gazlarla örgüt kurup,etrafında topladığı insanlardan para koparmaya çalışmak.Buna enigmatik diyoruz.Bu,en iyi işleyen palavradan biridir.

 

İkincisi;bazı sırlar vadır,o sırlar bir grup şahıs kendileri bulup çıkarmışlrdır,lütfedip bizi de aralarına almak istiyorlardır.Bu bir çekim,cazibe yoludur.”bizim teşkilata girdiğinde korunursun,elit olursun,kimse sana dokunamaz.”

 

Bu avantajlar insanlara cazip gelir,"Bir an önce mason olsam,fason olsam da bir yırtsam"diye düşünür.bu kerizler,yolda geçerken kendine omuz koyan adama"Bak ben şu örgüttenim" demek için fırsat kollar.

Üçüncüsü;ortada müthiş bir sır var.Bu sır kainatın sonunu getirir;olmayan sır!Dolayısıyla o olmayan sırrı bilen üç kişi vardır.Sadece üç kişi.Bu,Yahudilikten kaynaklanıyor.Yahudilikte,"Tetragramaton" yani "Dört harf"kavramı var.tanrının adı bile bilinemez ve söylenemez,sadece dört harfle gösterilir.Bu tanrının adını bilen kişi sayısı sadece üç.Üç büyük Rabbay biliyor.Biri Kabalcı Rabbay,diğeri Ortodoks Rabbay,bir de devletin temsilcisi olan haham biliyor.Bu üç hahamın dışında hiç kimse Tanrının adını telaffuz edemiyor.

 

HİTLER

Hitleri yetiştiren gizli bir teşkilat var:Thule Gazale.Teşkilatı,1911 de Türk vatandaşlığına geçmiş olan bir Alman,Alfred Laor kuruyor.Fakt serserinin biri bu.Mısıra gitmiş gelmiş,Beykozda Hüseyin Paşa Yalısında yetişmiş,mesleği itibariyle elektrik teknisyeni ama büyük bir maceraperest.O sırada İstanbulda yaşayan GÜl ve Haç Kardeşliği Teşkilatının başı olan Wİlhelm Von Der Rosa adlı kişiye yamanıyor ve "Beni evlat edin"diyor.Adam ölünce oğlu pozundaki Alfred Laor baron oluyor.Adam tam bir casus,çift taraflı çalışıyor.Thulenin kuruluş yeri Teşvikiye.Oradan 1918 yılında Münihe gidiyor.Yaklaşık 170 suikast yapmış olan Blankist teşkilatının,1905 deki şok baskından sağ kalbilen üyeleri,Laorun organizasyonu etrafında birleşiyor.Hitleri yetiştiren ve işbaşına getiren bunlar.

 

 

TAPINAK ŞOVALYELERİ

Gizli bir örgütlenme modelidir.872 yılındaAbdullah ibni Meymun adlı bir şahıs tarfından başlatılan bir radikalizm akımıdır.İki kolu var;Carmetiler ve Dailer denir.Bunlar her türlü sabotaj,suikast yapacak şekilde örgütleniyor.!2inci yüzyıla gelindiğinde Haşhaşin adıyla ortaya çıkıyorlar.Kendi içlerinde bir örgütlenmeleri var.Bu örgütlenmeler bazı sırlar da içeriyor.Gül ve Haç kardeşliği, masonlar,Round table,CFR,Bildberg tümüyle bu mantıktan oluşmuş örgütler.bu iddia,1920lerde Neste Webster adlı bir bilim adamının hazırladığı raporlardan ortaya çıkıyor.Bu raporun bir nushası NY Public Libraryde var.ben bu raporu Bİlinmeyen Hitler kitabımda yayınladım.Bu,gizli örgütler üzerine gizli bir rapordur.Tapınak Şovalyelerinden İlluminatiye kadar hepsinin çıkışı bu raporda ayrıntısıyla anlatılıyor.

 

 

GÜL VE HAÇ KARDEŞLİĞİ

Tapınacıların hepsi katolik,Gül ve Haççıların hepsi Protestan.Dolayısıyla örgütlenmenin içinde temel bir ayrım var.Bu ayrım;Tapınakcılar deisttir.Yani üç büyük dinden her hangi birine bütün kurallarıya uyup,Allah böyle ulaşmayı ilke edinirler.Bir de deist var.Deist de der ki;Bir yaratıcı güç var.Bunu adına solcuysan enerji dersin;sağcıysan Allah dersin;mukaddesatçıysan fikir,idea dersin;koministsen madde dersin.Ne olursa olsun bir yaratıcı güç var.Bu güçü kabul ediyorum,ama bu güç benim gündelik hayatıma yön vermiyor."Bu temel ayrım çercevesindeGül ve Haççılar,Masonlar ve İlluminati,deist olarak adlandırılır.

 


Haftalık dergisi 30 haziran- 6 Temmuz

 

 

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NE VERİLEN VATİKAN, BELKİ DE TARİHİNİN EN ZOR SINAVLARINDAN BİRİNİ YAPACAK

 

Vatikan, Hz. İsa'nın yaşadığını ispatlamak zorunda

 

 

 

“İSA TANRI'NIN OĞLUYSA BEN DE GÜNEŞİN OĞLUYUM”

 

AİHM'de görülecek davaya müdahil, tanık olarak çağrılacak olan Aytunç Altındal'dan, Luigi Cascioli, görülecek olan dava ve Hz. İsa ile ilgili öne sürülen iddialar hakkında görüşlerini aldık.

  “Bu dava, İnsan Hakları Mahkemesi'nde henüz görülmedi. 6 Mayıs 2006'da AİHM davaya bakmayı kabul etti. Luigi Cascioli bana bu 19140-06 numaralı dosyayı gönderdi. Daha henüz etüd safhasında. Davanın görülmesi için bu etüd safhasından sonra tarih verilecek. Cascioli benim de müdahil olarak davaya gelmemi ve elimdeki bilgileri, kanıtları getirmemi istedi. Cascioli ve bana göre İncil'de anlatıldığı gibi İsa Mesih diye biri yaşamış değil. Mevcut Katolik İncili'nde anlatılan İsa Mesih diye biri yaşamamıştır. Zaten İsa'nın kendisinin de böyle bir iddiası yok. Michael Baigent'in yazdığı “Jesus Papers” (İsa'nın Mektupları) adlı kitap okunacak olursa, bununla ilgili çok ilginç bilgilerle karşılaşılacaktır. Tanrı'nın oğlu konusuna gelirsek, 325 senesinde İmparator Constantin bu tartışmalara son vererek “İsa Tanrı'nın oğluysa olsun; ben de güneşin oğluyum” demiştir ve onun emriyle İsa mesih yapılmıştır. Konumuz Vatikan'ın hiç yaşamamış bir kişi üzerinden vergi topluyor olması. Bu Cascioli'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görülmesi kabul edilen ilk davası. Zaten doğrudan gidip de başvuramıyorsunuz. Viterbo mahkemesi biz bu davaya bakmaya yetkili değiliz dedi ve davanın Strasbourg İnsan Hakları Mahkemesinde görülmesine karar verdi.”

 

 

 

AYTUNÇ ALTINDAL'IN BAHSETTİĞİ KİTAPTA ANLATILANLAR

 

İsa'nın Mektupları

 

 

  İsa hakkında bütün bildiklerinizin, bütün anlatılanların ve yüzyıllarıdır süre gelen bütün inanışların yanlış olduğunu bir düşünün. İmkansız diyorsunuz, ama yazar Michael Baigent hiç de böyle düşünmüyor. Ona göre Hz. İsa ile ilgili bilinen çoğu gerçek aslında “gerçeğin kendisi” değil. Michale Biagent, Hıristiyan dünyasını çok kızdıran şu tezi öne sürüyor: “İsa ‘ben tanrının oğlu değilim' demişti”. Bu tabiki Hıristiyanlığın şu ana kadar oluşturduğu ve üzerine titrediği bütün temel inançlara meydan okuyan bir sav. Hz. İsa'nın mektupları 1960'larda Kudüs'te bir evin altında duruyormuş. İki rulo halindeki bu mektupların bugün Vatikan'ın elinde bulunduğunu iddia eden Baigent, mektuplarda Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğunu reddetmesine karşın Tanrı'nın ruhuna sahip olduğunu söylediğini iddia ediyor. Tabii Vatikan bütün bunları yalanlıyor.

  Peki ya bu mektuplar ortaya çıkar ve AİHM'de görülecek davada delil olarak sunulursa ne olur? Şurası muhakkak ki Hıristiyan dünyası bu davadan çıkacak sonuca göre büyük bir sarsıntı yaşayabilir.


PAPA'nın GİZLİ GÜNDEMİ

 

Papa,28-30 Kasım'da Türkiye'yi ziyaret ediyor.Papa'nın çantasında getireceği,Türkiye'yi sarsacak “gizli raporda” neler var?Türkiye'den hayret verici ne gibi taleplerde bulunacak?

 

Altındal,Papa'nın Türkiye'den tavizler koparmak için geldiğini belirtiyor.”Bu raporla bağlantılı olarak Vatikan'ın gizli bir gündemi var”

 

Araştırmacı Aytunç Altındal'ın kaleme aldığı “ Papa 16. Benedikt – Gizli Türkiye Gündemi ” isimli kitap Mayıs 2006 tarihinde Destek yayınlarından çıktı.Genişletilmiş 2. baskısı kısa sürede tükenen kitabın şu anda 3. baskısı yapıldı.

 

Benedikt adını alan papaların başında gelen ilginç olaylar ve 16. Benedikt'in çocukluğundan günümüze özel yaşamı,Nazilerle işbirliği yapması daha önce hiç yayınlanmamış resimler ve belgelerle bu kitapta yer alıyor.

Benedikten Tarikatı'nın kurucusu Nursia'lı Benedik'ten en çok etkilenen Müslüman tarikat liderlerinin kim olduğu,16. Benedikt'i kabul etmeyen Katoliklerin gizli papası tartışmaları ve Vatikan'ın yüzyıllardır gizlenen ”sırları” kitabı daha da ilginç hale getiriyor.

15 yaşındaki Benedikt Papası, Benetikten Tarikatı'nın gizli örgütlerle ilişkisi, ortacağ engizasyon mahkemelerinde yakılan sözde cadılar ve onlara uygulanan akıl almaz işkencelerden,Papa 16. Benedikt'in gizli misyonuna kadar geçen süre şaşırtıcı belgelerle yine bu kitapta gözler önüne seriliyor.

 

Papa Türkiye'den Ne İsteyecek?

Kitabın can alıcı noktası, Papa'nın Türkiye ziyareti öncesi Türk Hükümeti'ne iletmek üzere bizzat hazırlattığı kapsamlı bir dosyanın 22 Mart 2006 tarihinde çalışma masasının üzerine konulmasıyla başlıyor.

“Papa 16. Benedikt – Gizli Türkiye Gündemi” isimli kitabın sadece Genişletilmiş 2.ve 3. baskısında yer alan bu rapor, Papa 16. Benedikt'in en güvendiği kişiler arasında yer alan Cizvit Giovanni Sale tarafından hazırlanmış.Raporda,Papa'nın 28-30 Kasım'da Türkiye'yi ziyareti sırasında Türkiye Hükümeti ve devletinden istekleri sıralanıyor.Altındal,Papa'nın Türkiye'den tavizler koparmak için geldiğini belirtiyor.”Bu raporla bağlantılı olarak Vatikan'ın gizli bir gündemi var” diyen Altındal, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Şu husus unutulmasın ki , Trabzon'da öldürülen Rahip Santora Cizvit'tir.Papa da özellikle Cizvitlere karşı hassastır.Bu raporu hazırlayan Sale de Cizvit'tir.Aynı zamanda da kilise tarihçisi.Hazırlanan bu raporda akıl almaz talepler yer alıyor.Bunlardan biri Türkiye'de Hıristiyanlara baskı yapıldığı iddiasıyla otorite kurma isteğidir.Ayrıca,toprak talepleri ,gayri menkullerin geri verilmesi talepleri ve misyonerlik faaliyetlerinin tamamen serbest bırakılması isteği var.bakalım hükümet nasıl bir tutum içine girecek.”

16.Benedikt'in Türkiye'yi sarsacak gizli gündemi nde neler mi var?.. Aytunç Altındal yine bilinmeyenlere ışık tutuyor.Destek Yayınları çıkan bu kitap,Papa ülkemizi ziyaret etmeden önce mutlaka okunmalı. Yeniçağ Gazetesi, 24.06.2006

 


Katolikos Karekin II,ERMENİ DİN LİDERLERİ İSTANBUL'DA BULUŞTURDU

HZ.İSA'YI TARTIŞTILAR

ABD,Almanya ve Romanya'dan gelen din adamları,16 yüzyıldır tartışılan,"Hz. İsa'nın sadece tanrı mı yoksa hem tanrı hem insan mı olduğu"konusunu masaya yatırdı

 

Dünya Ermenilerinin ruhani lideri Katolikos Karekin II'nin İstanbul'a ilk ziyareti,tüm dünya Ermeni din adamlarını bir araya getirdi.Karekin II ile birlikte İstanbul'a gelen ABD,Almanya ve Romanya'daki Ermenilerin dini liderleri,Türk Ermeniler Patriği'yle birlikte,kiliselerde ayrılığa neden olan "Hz.İsa sadece Tanrı mı yoksa hem Tanrı hem İnsan"konusunu tartıştılar. Önceki akşam İstanbul'a gelen karekin II,dün önce Fener Rum Patriği Bartholomeos'u ziyaret etti.Balat'taki Fener Rum Patrikhanesine Türkiye Ermenleri Patriği Mesrop II ile birlikte gelen Karekin,buradaki Aya Yorgi Kilisesinde yapılan sabah ayinin ardından Bartholomeos,misafirlerini makamında kabul etti.

 

'DİYALOĞU ARTIRALIM' MESAJI

RUM ve ERMENİ kilisesi arasında 3-4'üncü yüzyıllarda başlayan dini diyaloğun devam etmesi gerktiğini belirten Bartholomeos, "Dinimizdeki farklı kilise ve meshepler arasındaki diyaloğun artırılması gerektiği düşüncesini taşıyoruz.Bu vesileyle bizi ziyaret eden Ermeni katolikosu hoşgeldiniz diyorum"dedi.Karekin II ise bir araya gelişimiz kiliseler ve insanlar arasında birliğe neden olacak"diye konuştu.

 

'DİNİ SORUNLAR GÖRÜŞÜLDÜ'

Karekin II ve Bartholomeos, daha sonra basına kapalı görüştü. Edinilen bilgiye göre, görüşmeye Karekin II ile birlikte İstanbul'a gelen ABD, Almanya ve Romanya'daki Ermeniler'in dini liderleri, Türk Ermenileri Patriği Mesrob II ve her iki kiliseden din adamları katıldı. Görüşmede, 16 asırdır Hıristiyan dünyasında büyük tartışma yaratan " Hz. İsa sadece tanrı mı yoksa hem tanrı hem insan mı?" konusu masaya yatırıldı. hıristiyanlığın doğu kiliselerine bağlı ve ulusal özellikli Ermeni kilisesi ile Kıpti, Habeş, Asuri ve Süryani kiliseleri "monofisit" yani Hz. İsa'nın tanrı olduğuna inanıyor. diğer Ortodokslar ile Katolik dünyası ise hem tanrı hem insan olduğu inancını benimsiyor. Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Basın Sözcüsü Luis Bakar yaptığı açıklamada, "Hıristiyan mezhepleri arasındaki dini sorunlar görüşüldü" dedi.

 

"Protestolar bize zarar verir"

KARAKİN II'nin gelişi polisi de alarma geçirdi. Karakin'in protesto edilmesinin AB sürecinde Türkiye'ye zarar vereceğini belirterek, tüm birimleri şu yazıyla uyardı: "AB ilkeleriyle bağdaşmayan her türlü gelişmenin ülkemiz aleyhine siyasi istismara dönüştürüldüğünün bilindiği, sözde Ermeni soykırımı ile ilgili tartışmaları bazı ükelerin yasa teklifleri ile gündeme getirdiği bir dönemde yaşanacak bir olumsuzluğun AB'ye giriş sürecinde ülkemizi siyasi yönden istismar edebileceği için hassas olunması gerekir".

 

"Toplantılardan siyasi sonuç çıkacak"

Karakin II'nin ziyaretini, bu konuda yazdığı kitaplarla tanınan araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, "bu görüşmeler Papa 16. Benedict'in kasımda Türkiye'ye yapacağı ziyaret öncesi siyasi strateji belirlemek için yapılıyor" diye yorumladı. "Bu toplantılarda dini değil siyasi sonuçlar çıkartılacak. Bu da Türkiye'nin pek hoşuna gitmeyecek" diyen Altındal şunları

söyledi:

  " 2002'de Karekin II. papa Jean Paul ile buluşmuş ve büyük tartışmalar yaratan bir deklarasyon yayınlamışlardı. Papa deklarosyanda '1914-1922 arasında 1.5 milyon Ermeni öldürülmüştür' diyerek sözde soykırıma Kurtuluş Savaşı'nı da dahil etmişti.

Papa 16. Benedict de bu görüşü yineleyecek. Gerek Ermenilerin gerekse Fener Rum Patrikhane'sinin Türkiye'den Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması, azınlık mallarının iadesi, soykırım kabulü gibi istekleri var. İşte bunların hepsini Papa dile getirecek.

Şimdi bunun ana hatları belirleniyor ." Vatan Gazetesi,22.06.2006

 


 

CIA, Naziler İşbirliğini İlk Kez Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal, 2002 yılında ilk baskısı yapılan Bilinmeyen Hitler Kitabında Açıklamıştı.

 

CIA, soğuk savaş döneminde Nazi savaş suçlularının saklanmasında büyük rol oynadı. ABD Milyonlarca Yahudinin ölümünden sorumlu olan Nazilerle,kol kola çalıştı. CIA'nın eski Nazi savaş suçlularını casusu olarak kullanma girişimlerinin de olduğu biliniyordu. Bu konulara ilişkin bilgiler, ilk kez ABD'de gizliliği kaldırılan ve önceki gün açıklanan 27 bin sayfalık belgeden önce, Aytunç Altındal'ın Bilinmeyen Hitler kitabının 2002 yılındaki ilk baskısında açıklanmıştı.

 

 

Milyonlarca Yahudinin ölümünden sorumlu olan Eichmann, Arjantin'de ele geçirilmiş, Kudüs'te yargılanıp asılmıştı.

 

CIA arşivindeki gerçek

ABD Nazilerle el ele kol kola

Cumhuriyet Gazetesi, 08.06.2006

 

Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı'nın (CIA), soğuk savaş döneminde batı Almanya'daki gizli antikomünist çalışmalarını açığa çıkarabileceği kaygısıyla Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann'ın yerini bildiği halde sessiz kaldığı ortaya çıktı.

 

ABD'de gizliliği kaldırılan ve önceki gün açıklanan 27 bin sayfalık belgeye göre CIA, soğuk savaş döneminde Nazi savaş suçlularının saklanmasında büyük rol oynamış.

 

Belgelerde, Batı Alman istihbarat yetkililerinin 19 mart 1958 de CIA'ya gönderdikleri yazıda, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudileri ölüm kamplarına göndermede önemli rol oynayan Eichmann'ın saklandığı yeri bildikleri yer alıyor.

 

Bu belgelerde Batı Almanya'nın istihbarat birimleri, Eichmann'ın 1952'den beri “Clemens” takma adıyla Arjantin'de yaşadığını iletiyorlar. Ancak CIA Eichmann'ın yakalanması durumunda Batı Almanya'nın bazı üst düzey yetkililerinde Nazi geçmişleri hakkında konuşabileceği gerekçesiyle bu bilgiyi hasır altı etmeyi tercih ediyor.

 

 

Kirli hesaplar

 

İsrail'den de bu bilgiyi saklayan CIA'nın, özellikle dönemin Batı Almanya'daki Adenauer hükümetinin ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yapan Hans Globke'nin Nazi kimliğinin ortaya çıkmaması için harekete geçmediği belirtildi.

 

Globke'nin ABD'nin Batı Almanya'daki komünizm karşıtı faaliyetlerinde yardımcı olduğu bildirildi.

 

Bu olaydan 2 yıl sonra, 1960 yılında İsrail, Eichmann'ı Arjantin'de ele geçirmişti. İsrail'de yargılanan Eichmann, 1962'de idam edilmişti. Eichmann yakalandığında CIA'nın gazetecilere Globke'ye atıfta bulunulan kısımların çıkarılması için baskı yaptığı kaydedildi.

 

Kamuoyuna açıklanan gizli belgelerde ayrıca CIA'nın eski Nazi savaş suçlularını casusu olarak kullanma girişimlerine ilişkin bilgilerde bulunuyor.

 

Cumhuriyet Gazetesi, 08.06.2006


 

PAPA'NIN TÜRKİYE ZİYARETİ

 

Genelkurmay uyardı, Sezer değiştirdi…

Papa 16'ıncı Benedict'in Türkiye programı, Pazar Vatan'da yayınlanan Aytunç Altındal röportajı üzerine Genelkurmay Başkanlığı'nın bilgi vermesi sonucu Cumhurbaşkanı Sezer'in müdahalesiyle değiştirildi. Genelkurmay'dan teşekkür aldığını söyleyen Aytunç Altındal ile Papa'nın yeni programını konuştuk.

Papa'nın Türkiye'yi ziyareti pimi çekilmemiş bir saatli bomba gibi..." Bu sözleri bir başkası söyleseydi belki de insanın tüyleri böylesine ürpermezdi. Ama cümlenin sahibi ülkenin Vatikan konusunda en deneyimli uzmanlarından biri araştırmacı- yazar Aytunç Alündal olunca, bir an durup düşünmek gerekiyor. Papa 16. Benedict Türk hükümetinin resmi davetini kabul ettiğini bildirince bu konu bir kez daha gündeme geldi. "Bir kez daha" diyoruz çünkü bu "netameli" öykünün geçmişi biraz gerilere dayanıyor.
Bu ziyaret fikri bir önceki Papa 2. Jean PauTun döneminde doğmuş ve Fener Rum Patriği Barthelemeus tarafından ortaya atılmıştı. Barthelemeus önce 2. Jean Paul'u Türkiye'ye davet etti. Ancak hasta olan Papa bu teklifi kabul edemeyince Patrik bu kez onun yerine seçilen 16. Benedict'e aynı daveti şu cümlelerle yineledi: "Sizi şahsen 30 Kasım tarihinde İstanbul Bizans Kilisesi Kurucusu Aziz Andreas günü kutlama ayinine davet ediyorum." Papa'nın Patrik'e verdiği yanıt ise şöyle olmuştu: "Prensip olarak kabul ederiz ama düşüneceğiz."
işte bu noktada Vatikan uzmanı Aytunç Altındal Pazar Vatan'a Mine Şenocaklı ile yaptığı söyleşide, bu geziyi değerlendirmiş ve Papa'nın sektiler olan Devlet Başkanı kimliği ile değil ruhani olan Roma Kilisesi Başpiskoposu kimliği ile Türkiye'ye gelmesinin çok ciddi sakıncalar doğuracağını söylemişti.
Çünkü Papa, eğer İstanbul'a gelip bir önceki ziyaret programına sadık kalarak Ayasofya'ya gitse ve orada ibadet etseydi, o andan itibaren halen bir müze saydığımız Ayasofya, Hıristiyan alemi için Papa'nın da ibadet ettiği yer olarak kutsal bir kimlik kazanacaktı. Böylece tüm Hıristiyanlar hem aynı haklarını talep edecek hem de Katolik dünyası Ayasofya'nın aslen bir kilise olarak yapıldığını dile getirerek tekrar eski konumuna dönmesini dahi isteyecekti.
Altındal, önceki söyleşimizde "Türkiye bunu kaldıramaz" gibi keskin bir cümle kurmuştu.

CUMHURBAŞKANI DEVREYE GİRİYOR
Altındal'ın bu söyleşisinden kısa bir süre sonra bu kez Cumhurbaşkanı Sezer, 11 Kasım 2005 günü Papa 16'ıncı Benedict'i Vatikan Devlet Başkanı sıfatı ile 2006 yılı içinde Türkiye'ye resmen davet etti. Papa da 26 Aralık günü daveti kabul ettiğini Ankara'ya bildirdi. Ancak bu kez Papa'nın gezi programında ve davetin biçiminde sessiz sedasız ama önemli değişiklikler yapılmıştı. Peki olası uluslararası skandalları önleyen bu değişiklikler nasıl gerçekleşmişti?
Yanıt, Pazar Vatan'ın haberiyle direkt olarak ilgili: Haberi okuyan Genelkurmay Başkanlığı yetkilileri bu ziyaretin tehlikeleri konusunda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e bilgi veriyor, Sezer de bu uyarıları dikkate alarak 16. Benedict'in gezisi konusundaki önemli değişiklikleri Altındal'ın röportajda belirttiği düzlemde hayata geçiriyordu. Sezer, Papa'nın bu ziyareti Ruhani lideri olarak değil Vatikan'ın Devlet Başkanı sıfatı ile yapmasını uygun görmüştü. Bu gelişme üzerine Aytunç Altm-dal'a Genelkurmay'ın teşekkür mesajı da ulaştı. Altındal bu konuda şunları söylüyor: "Sayın Cumhurbaşkanı'na ben de teşekkür ederim. Papa'yı Devlet Başkanı sıfatı ile davet etmesi sayesinde Türkiye büyük bir kaostan kurtuldu. Genelkurmay'a teşekkür ederim çünkü Pazar Vatan'da yayınlanan bu uyanlarımızı sayın Cumhurbaşkanına ileterek duruma müdahale etmesini temin ettiler." Bütün bu gelişmelere rağmen Altındal, yine de "Bu ziyaret pimi çekilmemiş bir bomba gibidir" demekten de kendini alamıyor.
Papa'nın programındaki değişiklikleri ve bunların neden yapıldığını, tüm bunlara rağmen bu ziyaretin hala sakıncalı olabilecek yönlerini Vatan Pazar araştırdı.

• Papa'nın Diyarbakır gezisi Türk hükümeti için neden hayati bir önem taşıyordu?
Diyelim Papa Diyarbakır'a gitti ve orada Apo'nun resimli posterleri açılınca da takdis etti. Bizim buradan bakınca, etse ne olur etmese ne olur diyebiliriz. Ama bir de Katolik dünyasında durum böyle değildir. Papa'nın Apo'yu takdis etmesi onu 'kutsayıp koruması altına aldığı7 anlamına gelir. Katolik aleminin literatüründe takdis edilmeye Latince 'in pecctore' denir. Türkçe karşılığı 'Bağrına basmak.' Katolik dünyası da ayağa kalkıp çok yoğun biçimde 'Papa'nın bağrına bastığı bu adam niye Türkiye'de hâlâ hapiste?' kampanyası açar. Örneğin bundan önceki Papa Vatikan dışından 3 kişiyi böyle takdis edip koruması altına aldı. İşte Diyarbakır bu yüzden önemli idi.
• Peki gitse ama takdis etmese?
Bunu kimse garanti edemez. Ayrıca Papa 16'ıncı Benedict'in sağ kolu olan bir Kardinal var. Adı Walter Casper. Yıllardır beraber bu ikili. Casper 2002 yılında Suriye'ye gönderildi. Misyonu, Şam'da 'Türkiye ve Kuzey Irak Kürtlerini himaye altına alacak bir kilise açmaktı ve 2003 yılı Mart ayında bu izni alarak bu kiliseyi resmen ve de ayin yaparak açtı. Şimdi mutlaka Türkiye ziyaretinde de 73 yaşındaki bu kurt Kardinal Papa'nın yanında olacaktır. Kürtlere çok özel ilgi söz konusu. Zaten Casper geçen yıl İstanbul'a gelip Patrik'i de ziyaret etti.
• Papa 16. Benedict'in kamuoyunun az bildiği yönleri nelerdir?
Papa 16'ıncı Benedict 1968'e kadar sol tandanslıydı. Ama 68 olaylarından sonra 1971 yılında birden değişti ve o döneme kadar kendisini eğitmiş olan ve aralarında önemli Katolik ilahiyat okullarının Dekan'ları da dahil tam 19 hocasını ihbar ederek "Öğretim sessizliği" cezasına çarptırttı. Aralarında Hans Küng ve Yves Congar gibi çok önemli isimler vardı. Bir de dergi çıkarttı 1971'de. Bu dergi 17 yabancı dilde yayınlanıyordu. Bu Papa'ya çok dikkat etmeliyiz.

• Papa gelince ne olacak?
"Önce yeni Vakıflar Yasası uyarınca, Türkiye ile Roma Kilisesi arasında süren taşınmaz malların iadesi sorununu gündeme getirecek.
Sonra din ve vicdan özgürlüğü meselesini masaya getirecek. Türkiye'de Hıristiyanların baskı altında olduğunu söyleyecek. Ardından Patrik'in Ekümenik olarak tanınmasını isteyecek. Hedefleri bunu sağlayıp 230 milyon Rus Ortodoks'unu da Patrik'e bağlamak.
Bir başka sorun da şu olabilir: Papa 'haksızlıklara, ezilenlere karşıyız' diyerek, eski Papa'nın Ağca'yı nasıl affettiğini gündeme getirip adını açıkça telaffuz etmese bile Apo'nun durumuna işaret edip, onun yeterince hapis yatıp yatmadığını sorgulamaya kalkabilir."

Aytunç Altındağ 4 Eylül 2005 tarihli Pazar Vatan'da ne demişti?
.....Altındal'a, "Papa Türkiye'de ne yapacak" diye soruyoruz. Başlıyor sıralamaya... "Bu adam ülkemizi Cumhurbaşkanı Sezer'in davetiyle Vatikan Devlet Başkanı olarak ziyaret edecek. Buraya kadar sorun yok" diyor. Peki sorun nerede? Sorun, başka kimlerle, nasıl, nerede görüşeceğinde... Nereleri ziyaret edeceğinde... Diyelim ki, Ayasofya'da dua etmeye kalktı... Ne olacağını Altındal anlatıyor: "Böyle bir durum daha önce de yaşandı. Papa 6'ncı Paul İstanbul'a geldi ve Ayasofya'da diz çökerek dua etmek istedi. Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, 'Burası müzedir, dua edilemez' diye engelledi. Bu vartayı böylece atlattık... Bu adam Ayasofya'da dua etmeye kalkarsa kimse engelleyemez." Yani Altındal'a göre, Papa Ayasofya'yı ziyaret edebilir, ancak dua etmesine izin verilemez. Zira orası bir müze ve Papa'nın dua etmesi Ayasofya'nın tekrar kilise yapılması baskılarını gündeme getirebilir.
".....Papa'yı eğer İstanbul'da zapturapt altına alamazsak, soluğu Diyarbakır'da alması muhtemel. Gerisini trajikomik tiyatro gibi anlatan Altındal'dan dinleyelim: Papa, uçaktan iniyor. DEHAP, PKK ve daha ne varsa meydana 30-40 bin kişi yığmış. Ellerinde Apo posterleri... Papa bu, zaten önüne geleni takdis eder. Bir uyanık Apo'nun posterini uzatırsa ne olacak? 16'ncı Benedictus posteri takdis ederse, vay halimize... Bir de 'İnsanlar özgür olmalı' gibi bir-iki vecize söylese bittik. Artık Apo'nun cumhurbaşkanı olma zamanı gelmiştir. Seyreyle cümbüşü!"

Vatan Gazetesi,21.05.2006


 

VATAN GAZETESİ 22.05.2006

 

BİR TÜRK'ÜN ARAŞTIRMALARI DA MAHKEMEDE KANIT OLACAK

 

İsa'nın varlığını tartışmaya açan dava AİHM'de

 

Hıristiyan dünyasının kalbi Strasbourg'da atacak. Da Vinci Şifresi'ndeki “İsa'nın çarmıhta ölmedi” iddiasını bir adım ileri taşıyarak İsa'nın hiç varolmadığını öne süren papazın Vatikan'a açtığı dava AİHM'de görülecek.

 

 

Çalışmalarını kurulduğu 1959 yılından bu yana Fransa Strasbourg'daki merkezinde sürdüren Avrupa İnsan H akları Mahkemesi (AİHM) kendi belgesinde yer alan ifadesiyle “Bugüne kadar dünyada açılmış en önemli dava”yı görmeye hazırlanıyor.

  Davanın adı; Cascioli-Vatikan. Geçen yıl İtalya'da eski bir papaz olan Luigi Cascioli mahkemeye başvurarak, “İncil'deki İsa'nın hiç yaşamadığını, Vatikan'ın bu kişiyi gerçekmiş gibi göstererek insanları aldattığını” iddia etmiş Vatikan'ı İsa'nın yaşadığını ispata davet etmişti. Dava uzun süre mahkemeler tarafından reddedilmişti. Çünkü Vatikan kutsal metinleri İsa Mesih'in gerçekliğine kanıt göstermiş ve davaya bakılmamasını istemişti. Sonra da Viterbo Mahkemesi davayı kabul etmiş ardından da anlaşmazlığı karara bağlamaya yetkisinin olmadığını belirterek topu AİHM'e atmıştı. Cascioli'nin başvursunu görüşen AİHM de beklenen açıklamayı sonunda yaptı ve davanın haziran ayında görüleceğini bildirdi.

  İsa'nın gerçekliğinin tartışılacağı bu tarihi davada, Türkiye'nin de adı geçecek. Cascioli'nin tanık gösterdiği araştırmacı yazar Aytunç Altındal 12 yıl önce yazdığı ve İsa'nın varlığını reddettiği “yoksul tanrı” kitabının dayanağını oluşturan bilgi ve belgeleri sunacak, mahkeme isterse ifade verecek.

  Altındal, AİHM'de görülecek davada dünyanın en ünlü iki avukatının; Giovanni de Stefano ve Doneico Morelli'nin Vatikan'a karşı yer aldığını ifade ediyor. Bu avukatlar daha önce Kenndedy, Lady Diana ve Saddam Hüseyin davasında yer almıştı.

 

 


 

 

AKŞAM GAZETESİ 22.05.2006

 

 

İsa yoktu davasında AİHM'de Türk şahit

 

Yoksul tanrı kitabı ile Hıristiyanlığa ciddi eleştiriler getiren araştırmacı yazar Aytunç Altındal, eski bir İtalyan rahibin “isa aslında hiç varolmadı” iddiasının tanığı olarak AİHM'e gitmeye hazırlanıyor. Hıristiyan dünyasında geniş yankı uyandıran Cascioli Davası eski Katolik rahip Luigi Cascioli ile iki arkadaşının “Vatikan yıllardır insanları kandırarak para topluyor. İsa hiç yaşamadı” diyerek İtalya'da açtığı davayla başladı. İtalyan mahkemeleri davayı görevsizlik kararı vererek AİHM'e sevk etti. AİHM'in de davayı kabul etmesi hırristiyan dünyasında geniş yankı buldu.

  Davacı Cascioli, Altındal'la iletişim kurarak, elindeki belgeleri göndermesini ve önümüzdeki aylara yapılacak duruşmada tanıklık yapmasını istedi. AİHM, Cascioli'nin “Altındal'ın tanık olarak dinlenmesi” talebini kabul ederse, Türk araştırmacı tanık sandalyesine oturacak. Davanın, eski rahip Cascioli lehine sonuçlanması Vatikan'a çok büyük oranda itibar kaybettirirken Hıristiyan dünyasında da krize neden olacak.

 

SADDAMIN AVUKATI

Altındal geçen Ocak ayında Viterbo mahkemesinde görüldükten sonra AİHM'e sevk edilip kabul edilen ve yaz aylarında başlayacak olan davayla ilgili olarak, “Cascioli ve arkadaşları İncil'de anlatılan ve İsa Mesih olarak anılan kişinin gerçekte hiçbir zaman yaşamamış olduğunu ancak Vatikan'ın bu kişiyi gerçekmiş gibi göstererek insanları aldatıp onları vergilendirerek haksız kazanç sağladığını öne sürüyor. Vatikan ise kutsal metinleri öne sürerek davanın düşmesini talep ediyor” dedi.

  Davanın İtalya'daki Viterbo mahkemesinde görüşüldüğünü ve mahkemenin davayı Avrupa insan hakları mahkemesine sevk ettiğini belirten Altındal, “AİHM davaya bakmayı kabul etti. Dünyaca ünlü iki avukat İtalyan Giovanni de Stefano ve Domenico Morelli insan hakları mahkemesinde Vatikan'a karşı yapılacak savunmayı üstlendiler. Bu avukatlar daha önce Kennedy, Lady Diana, Saddam Hüseyin davalarına da katılmışlardı” diye konuştu.

 

 

Yaşamadığını belgeledim

 

Altındal, ünlü Cascioli davasına tanık olarak çağırılmasının nedenini de şöyle açıkladı: “Cascioli ve arkadaşlarının dava konusunda iddiaları, benim kitabımda da yer alıyor. Kitabımda, İncil'de portresi çizilerek anlatılan İsa'nın gerçekte hiçbir zaman varolmadığını belgeledim. İsa aslında Niğde Kemerhisar'da doğmuş İncil'de geçen tarihlerde yaşamış, mucizeler göstermiş,hayatı roma imparatorluk belgelerinde anlatılmış olan Tyganalı Apollonius'tur. Cascioli ve arkadaşları da aynı iddiayı tekrarlıyorlar ve İsa Mesih portresinin Vatikan'ın bir yalanı olduğunu ileri sürüyorlar. Cascioli elimdeki belgeleri göndermemi ve tanıklık yapmamı istedi. Bende belgeleri gönderdim ,tanıklık yapabileceğimi bildirdim. AİHM tanıklık yapmam uygun görürse davaya katışıp iddialarımı belgeleyeceğim.


 

Da Vinci Şifresinden Sonra Sıradaki Şifre “Newton Şifresi”

 

“Da Vinci Şifresi”nin Katolik ve Ortodoks camiasında yarattığı rahatsızlık uzun zamandır ortada. Bir yandan Vatikan Hıristiyanları filme gitmemeleri için uyarıyor, diğer yandan Rusya ve Gürcistan'da dini çevreler filmi protesto ediyorlar.

 

 

Olay yaratan kitap, Katoliklerin İsa Peygamber'in “Tanrı'nın oğlu” olduğu dogmasını yerle bir edecek tezler içeriyor. Kitaba göre İsa sadece bir “insan” . Üstelik Katolik alemi tarafından fahişe olarak tanımlanan Maria Magdelena ile evli ve soyu devam ediyor.

Bu tezler aslında yeni ortaya atılmıyor. Bugüne kadar konuyla ilgili pek çok akademik çalışma yayınlandı. Ancak hiçbiri Dan Brown'ın çok satan romanı kadar geniş çevrelere ulaşıp yankı yaratmadı.

Bugün Katolik dünyası Dan Brown'a ve “Da Vinci Şifresi”ne cephe almış durumda. Ancak araştırmacı-yazar Aytunç Altındal'a göre asıl şifre iki yıl sonra çözülecek: “Newton Şifresi” . Altındal, Haberposta 'ya Dan Brown'dan Da Vinci Şifresi'ne, İtalya'da fırtınalar koparan Luigi Cascioli Davası'ndan henüz dillendirilmeyen Newton Şifresi'ne pek çok şeyi anlattı.

EVANJELİST VE SİYONİSTLER TARAFINDAN YAZDIRILDI

Haberposta: “Da Vinci Şifresi” Türkiye'de de vizyona girdi. Hem kitap hem film dünyada büyük yankılar yaratıyor. Yazar Dan Brown ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Aytunç Altındal: Dan Brown hakkında hiç iyi düşünmüyorum. Bana sorarsanız Michael Baigent'in kitabını almış, roman yapmış. Tabi o kitap akademikti. Ama Brown roman dilinde yazmış. Yazdığı diğer kitaplar dökülüyor.

Haberposta: “Da Vinci Şifresi”nin Dan Brown'ın yazdığını mı, yazdırıldığını mı düşünüyorsunuz?

Aytunç Altındal: Dan Brown'a büyük ihtimalle Amerikalı Protestanlar, daha doğrusu Evanjelistler tarafından yazdırılmış. Dünya tarihinde sadece Siyonistler ve Evanjelistler hakimiyet kuramadılar. Ancak Katolikler, Müslümanlar ve komünistler dönem dönem dünyaya egemen oldular. Şimdi Siyonistler ile Evanjelistler elele vererek bir dünya hakimiyeti kurmaya çalışıyorlar. Bugün Luigi Cascioli davası da dahil, Vatikan'a karşı sürdürülen mücadele gnostik Hristiyanlar'ın mücadelesidir. Bu kavga 2000 yıldan beri var ama son 150 yılda yükselişe geçti. Bir sahtekarlık var. İsa için babasız doğmuş deniyor ama hiçbir kayıt yok. Babasız bir çocuk Yahudiler arasında doğacak ve bunun kaydı olmayacak. Bu mümkün mü? Bakireden doğmak bir tabirdir. Sokrates, Platon, Büyük İskender de bakireden doğmadır. Ne demek bu? O dönemlerde insanlar “Bu adam benim gibi biri ancak o bazı şeyleri yaparken ben yapamıyorum. O zaman bunun babası ben değilim bir tanrı olmalı” diyorlardı.

İSA GERÇEKTE VAR MI, YOK MU?

Haberposta: Kitabın içeriği ne kadar kurgu, ne kadar gerçek?

Aytunç Altındal: Ben “Da Vinci Şifresi”nde anlatılanları Türkiye'de 15 sene önce yazdım. Cumhuriyet, Sabah ve Milliyet gazetesinde 10'ar gün süre ile yayınladım, ardından “Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri” kitabında topladım.

Da Vinci bir masal, ama dünyada gnostik Hristiyanlar'ın bir mücadelesi var. Mesela Luigi Cascioli davası. Bu dava gerçek. İncil'de anlatılan İsa gerçekten de yaşadı mı yaşamadı mı diye İtalya'da Vatikan'a karşı bir dava açıldı. Eğer gerçekten İsa yaşamadıysa, Vatikan yaşamamış olan bir kişiyi yaşamış gibi göstererek insanlardan vergi topladığı için dolandırıcılıkla suçlandı. Bu dava 7 Ocak 2006'da Viterbo Mahkemesi'nde görüldü. Yerel mahkeme bu davaya bakabilecek yetkiye sahip olmadığını öne sürerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gönderdi. AİHM ise Mayıs 2006'da bu davaya bakacağını açıkladı. Davayı açan Luigi Cascioli'yi savunacak olan avukatlar dünyanın en ünlüleri: Giovanni Di Stefano ve Domenico Marinelli. Saddam'ı savunmuş avukatlar. Şu anda AİHM'de İsa gerçekte var mı yok mu tartışması var.

Luigi Cascioli davası için benim elimdeki bilgi ve belgeleri kendilerine iletmem istendi. Geçen sene yayınlanan bir kitabım var: “Yoksul Tanrı Apollonius” . İncil'de anlatılan İsa portresi bir kolajdır. “Ben Tanrı'nın oğluyum” diyen bir İsa yoktur.

Elinizdeki belgeleri bize verin ki Strasbourg'daki mahkemede olayı daha güçlü savunabilelim diye. Ben de şimdi İtalya'ya gideceğim ve Strasbourg'daki davaya davetliyim. Bilgi, kaynak ve belgeleri Luigi Cascioli davasına ileteceğim.

İSA'NIN YAŞAMI BİR KOLAJ

Haberposta: Peki İncil'in anlatımına göre yaşamış bir İsa yok muydu?

Aytunç Altındal: İncil'de anlatılan İsa ile ilgili o döneme ait en ufak bir bilgi yok. Ama Yahudi şeriatına göre 30 yaşına gelmiş olan bir Yahudi erkeği mutlaka evli olmak zorunda. Eğer evli değilse saçlarını kesip toplumdan dışlanıyor. Nitekim buna işaret olarak İncil'de İsa Yahudi Kralı Herod Antipas'ın önüne getiriliyor. “Senin iddian nedir? Tanrı'nın oğlu musun?” diyor kral. İsa ise “Ben bütün Yahudiler gibi Tanrı'nın oğluyum” diye cevap veriyor. Herod ise “Bu zavallı meczubun teki” diyor. Zaten evlenmediği için de makbul sayılan biri değil. Bu nedenle diyor ki “Buna kadın elbiseleri giydirin, başına çiçekler takın ve şehirde dolaştırın. Sonra da bırakın gitsin” diyor. “Öldürün” demiyor.

Da Vinci'de anlatılan olaylarda yaşamış olduğu varsayılan gerçek İsa denebilecek kişi mutlaka evlidir, bir çocuk babası olmuştur. Annesi Meryem ile Autun şehrine götürüldükleri oradan da sülalenin devam etmiş olma ihtimali var. Ama İncil'de anlatılan İsa değil o. Mesela İsa'nın mezarı boş çıkıyor biliyorsunuz. Zaten o mezar İsa için satın alınmış bir mezar değil Arimatea'nın kendisi için almış olduğu mezar. Oraya konulması da enteresan. Çünkü Yahudi şeriatına göre başkasının mezarına konması da mümkün değil. Bu olaylarda pek çok ipe sapa gelmez tutarsız taraf var.

En akla yakın senaryo ise İsa, Sıraç'ın oğlu. Sirasticus diye bir kitap yazmış. O kitap zaten Tevrat'ta var. O adamın hayatından bir parça, Jeanne Gamalla'nın hayatından bir bölüm, 325'te de resmi olarak Apollonius'un hayatından bir kesit alınmış. Ancak bu tarihten sonra bir değişim olmamış. İsa'nın yaşamı için bir kolaj yapılmış. Yapılan kolajdaki İsa gerçek değil.

PAGANİZMİ ORTADAN KALDIRMAYA ÇALIŞTILAR

Haberposta: Kitapta, Bizans İmparatoru Constantin'in yükselmeye başlayan Hıristiyanlık karşısında Pagan sembollerini dinin içine sokarak bir “orta yol” bulduğu yer alıyor. Mesela Hıristiyanlığın kutsal günü Cumartesi'ymiş ama paganların güneş ayini Pazar olduğu için Constantin bu günü seçmiş. Bu iddialar ne kadar doğru?

Aytunç Altındal: Hıristiyanlık paganizmi ortadan kaldırabilmek için Paganlar'ın önemli günlerini kendileri için önemli gün haline getirdi. Bunun en belirgin hali İsa'nın doğum günüdür. 25 Aralık aslında Mani dininin temsilcisi olan Mani'nin doğum günüdür. Bunu ispatlamış olan ise Isaac Newton'dır. Newton'a göre Hristiyanlık, pagan adetlerini silmek için İsa'ya 25 Aralık'ı doğum tarihi olarak buldu. Halbuki İsa, 25 Aralık'ta doğmadı. Mesela Ortodokslar İsa'nın doğuşunu 6 – 11 Ocak arası kutluyorlar. Hıristiyanlık Anadolu ve Doğu Roma'yı Hıristiyanlaştırabilmek için ne kadar pagan sembol varsa hepsini içine almıştır. En önemli çalıntılarından biri de “Pontifex Maximus” mevkiidir. Pagan döneminde krallar ve imparatorlar “Pontifex Maximus” yani baş rahiptiler. Bugün Vatikan'daki Papa'nın sıfatlarından biri de budur.

HRİSTİYANLIK DİN DEĞİL

Haberposta: Bir de komünyon var…

Aytunç Altındal: Tabii. Karl Marx'ın arkadaşı Frederich Engels diyor ki: “11. yüzyıla kadar Alman kabilelerinde Berlin'de bulunan Töton kavimler, düşmanlarının ruhunu ve gücünü alabilmek için hanibalizm (yamyamlık) uygularlardı. Ve oturup öldürdükleri düşmanlarını yerlerdi” diyor. Kominyonda ne yapılıyor? İsa'nın eti ve kanı yeniyor. Bu yamyamlıktır. Metaforik olarak kendi tanrılarını yiyorlar. Bunlar pagan özellikleri.

Hıristiyanlık sekülarize edilmiş Yahudi şeriatı üzerine kurulmuş bir külttür. Din değil. Kişiye tapmaya yönelik bir kült. Bu nedenle onun içinde mit olması gerekiyor. Hıristiyan ilahiyatı açısından dört tip İsa var: Birincisi Historical Jesus (tarihsel İsa) belgelerle ispatlanmış böyle bir şahıs yok. İkincisi Biblical Jesus (İncil'e göre İsa) ise sadece İncil'de anlatılan İsa'dır. Üçüncüsü Synoptic Jesus. İncil'de yer alan Matta, Matthaew, Marcus ve Luka'nın anlattıklarına göre bir İsa. John ve Paul yok. Onların anlattıkları bir İsa var. Dördüncü ise Mythologic Jesus. Dünyadaki bütün Hristiyanlar mitolojik İsa'ya inanıyorlar. Diğer üçü hiçbir şekilde ispatlanamıyor. Bir Hıristiyan'a İsa'yı anlat deseniz, o mitolojik İsa'yı anlatır.

Constantine'in güzel bir sözü vardır. İznik Konsili toplandığında “Ne istiyorsunuz? Aranızdaki kavga nedir” diyor. Onlar ise “İsa Tanrı'nın oğlu, onu kabul ettirmek istiyoruz” diye cevap veriyorlar. Bunun üzerine imparator “Bizim pantheonda 20 tane Tanrı var. Ben ‘Sol Invinctus' güneşin oğluyum. Bu adam da bir Tanrı'nın oğlu olacak ne olur ki?” diyor.

YENİ BİR “YAZAR” HAZIRLIYORLAR

Haberposta: “Da Vinci'nin Şifresi”den sonra ne olacak? Sizce bu akımın devamı gelecek mi?

Aytunç Altındal: Hıristiyanlık kültünün içinde “Da Vinci Şifresi” de var “Isaac Newton Şifresi” de. Onun için de Keneeth Wright diye biri çıkar. Bir yazar hazırlıyorlar herhalde. Da Vinci Şifresi'nden 2-3 yıl sonra bu kez de “Newton Şifresi” çıkacak. Newton'ı herkes fizikçi, matematikçi zannediyor. Ama o aslında bir okültist. Onun gizli metinleri var. Verirler onu birisine. Da Vinci Amerikalıydı, o İngiliz olur mutlaka. Bu sefer de herkes onu okur. Mutlaka Yahudi asıllı, mason ve eşcinsel olur. Bu üç özelliği olduğunda da dünyada bir numara olur. Isaac Newton Şifresi'nin içeriğini söylemeyeyim, 2-3 yıl sonrasına kalsın, heyecan olur.

M. Serdar KORUCU
19.5.2006

 


BOP'un Koçbaşı Fener

 

İngiliz Ortodoks kilisesi'nin Moskova'dan ayrılarak,Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlanmak istemesini,ABD-İngiliz planı olarak yorumladı…..

 

İngiltere'deki Ortodoks Kilisesi'nin bağlı bulunduğu Rus Ortodoks Patrikliği'nden ayrılmak istemesinin altından Abd'nin planı olan Büyük Ortadoğu Projesi(BOP)çıktı.İngiltere'deki Ortodoks Kilisesi'nin ABD'li Piskopos'u Basil (Vasiliy)Rusya'ya isyan bayrağı açmış ve Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlanmak istediklerini açıklamıştı.Bu gelişmeyi değerlendiren ünlü stratejist Aytunç Altındal,önemli noktalar işaret ederek,Amerika'nın ‘koçbaşı'olarak gördüğü Fener rum patrikhanesini Rusya'ya karşı güçlendirmek için her fırsatı değerlendirdiğini söyledi.Altındal,İngiliz hükümeti ve kamuoyunda büyük etkinliği bulunan Prens Philip'in Fener rum Patrikhanesi üzerinde de yönlendirmesinin bulunduğunu işaret ederek,İngiliz Ortodoksların,Moskova'dan ayrılmak istemesinin öenmli bir gelişme olduğunu belirtti.

 

RUSYA HEDEFTE

Aytunç Altındal,BOP'ta İngiltere'nin de ABD kadar rolü bulunduğunu kaydederek,şu açıklamayı yaptı:”Uzun bir süredir İngiltere kraliçesinin kocası Prens Philip,Fener Rum Patrikhanesi ile olan ilişkileri yönetmektedir..Onun girişimleri sonucunda ingilter'deki Ortodoks cemaatinin içinde bazı gruplar,Rusya Kilise'sinden ayrılmaya başladı.Bu ayrılma da Rusya'dan İngiltere'ye göç eden grupların yani 1993'ten sonra goç eden isteği üzerine yapıldı ve özellikle de Rus Ortodoks kilisesinin gücünü kırabilmek için Prens Philip'in girişimiyle İngiltere'deki kilise Fener Patrikhane'ne bağlanmak arzusu gösterdi.Zaten Amerika'nin da, İngiltere'nin de yıllardır üzerinde çalıştığı planlardan biriydi bu.İki ortak (ABD ve İngilter),Büyük Ortadoğu Projesi çercevesinde Fener Patrikhanesi'ni ‘koçbaşı' olarak kullanabilmek için böyle bir yola başvurdular.bir de İngiltere'deki kilisenin çok zengin bir malvarlığı var.Bu malların Rusya ile bolüşümüde çok tantanalar koparacaktır.ingiltere kilisenin içindeki eski Ortodoks ile yeni göç eden Ortodokslar arasında yaşanacak bie çekişme kaçınılmaz bir ayrışma getirecek.

Amerika'nın da bu plan içindeki isteği şu;çevredeki Ortodoksları bir araya getirerek(Fener Rum Patrikhanesi çatısı altında toplamak)Rus Ortodokslara karşı güç oluşturmak.Abd ve İngiltere'nin ortaklaşa yürüttükleri BOP içinde Fener Rum Patrikhanesi'ne verdikleri rol,Rus kilisesini çökertmektir.İngiltere'de Ortodoks Kilisesi'nde başlayan tartışmanın altında da bu yatmaktadır”.

 

AB DE RAHATSIZ

Aytunç Altındal,ABD'nin etkisi altına giren Fener Rum Patrikhanesi'nin AB içinde de sorun olmaya başladığını ve Fransa'da bunun tartışıldığı ifade etti.Altındal,”Avrupa'daki Ortodokslar,Türkiye AB'ye girmesin diyor.Onlara göre,Türkiye üye olursa Fener Ortodoks Kilisesi bütün Ortodoks alemini yönlendirmeye başlar ve bu da 300 milyon demektir.Bunun ABD güdümünde olmasının da Avrupa'nın içinde sorun yaratacağını görüşündeler”dedi.

 

 

HİRİSTİYAN İTTİFAKI

Fener Sakini Bartholomeos,Ortodokslar olarak,Hiristiyanlık dışında dinlerin yanı sıra hiristiyanlık bünyesindeki diğer kiliselere diyalog ve ilişkilere önem verdiklerini söyledi.Patrik Bartholomeos,Katolik kilisesi ile olan ilişkilerin halihazırdaki durumu konusundaysa “Katolik ve Ortodoks kiliseleri bütünleşme neredeyse sağlanmış durumda.Ama bu ‘neredeyse'sözcüğünü ortadan kaldırmak için daha çalışmamız gerekiyor.bunun için sabırla çalışıp dua etmeliyiz” dedi.

 

PAPAYI BEKLİYORUZ

Bartholomeos,İtalyan gazetecilere verdiği beyanatta papa 16. BEnediktus'un kasım ayı sonunda Türkiye'ye yapacağı ziyarete de değindi.Bunun Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasındaki ilişkiler bağlamında önemli bir ziyaret olacağını söyleyen Patrik Bartholomeos ,” büyük bir sevinçle kasım ayında Papa 16.Benediktus'un İstanbul'a gelmesini bekliyoruz.Papa'nın bu ziyaretinin,ekümenik diyaloğun gelişmesi bağlamında önemli bir aşama teşkil edeceğini inanıyorum” diye konuştu.

 

İSTANBUL MERKEZİMİZ

Fener Rum Patrikhanesi'nin “eşitler arasında birinci”konumda olduğunu savunan Bartholomeos,İstanbul'daki ekümenik patrikhane,Ortodoks dünyasının birincil merkezi konumundadır”ifadesini de kullandı.

 

KÜSTAH papaz Barthelemeos:Bizler diyalog bağlamındabir uzlaşısağlanabileceği kanaatinde değiliz.Mesela Yahudi ve Müslüman kardeşlerimiz,Tanrı konusunda Üçlem(Teslis)inancını kabul etmemektedirler.Biz Hiristiyanlar Üçlem'e inanmaktayız.

 

Bartholomeos:Diyalog Hikaye

Floransa'da konuşan Fener sakini dinlerarası diyalog konusunda itiraflarda bulundu

Fener Rum Patriği Bartholomeos,önceki gün Galileo 2000 vakfı'nın kendisine verdiği barış ödülünü aldığı Floransa'da,Türk basın mensuplarıyla ayak üstü yaptığı sohbette,son yıllarda sıkça tellafuz edilmekte olan “dinlerarsı diyalog” konusundaki görüşlerini de açıkladı.Bartholomeos,”Fener Rum Patrikhanesi,İbrahimi dinlerle diyalog etkinliğini 25 yıldır sürdürüyor.Bu süre içerisinde, dinlerarsı diyalog çercevesinde,Müslümanlarla 10,Musevilerle de 5 kez toplantı düzenledik” dedi.Bartholomeos,önceki gün ödül töreni öncesinde,pitti Saray2nda “Barış Operatörü Floransa” adı altında düzenlenen kısa oturumdaki konuşmasında da Türk gazatecilere yaptığı sohbette atıfta bulundu.Bartholomeos,toplam beş kişinin katılımıyla yapılan oturumda,hazırladığı,hazırladığı metini okumaktansa,irticalen konuşmayı yeğlediğini belirterek,yaklaşık bin kişilik dinleyici grubuna seslendi:

ptrikhane,dinlerarsı diyaloğu bir ihtiyac olarak gördüğü için bu iş ta o dönemden başlamıştır.Bu süre içerisinde Müslümanlarla 10 resmi toplantı düzenledik.

-bizler diyalog bağlamında,ilahiyat meselelerinde bir uzlaşı sağlanabileceği kanaatinde değiliz.Mesela Yahudi ve Müslüman kardeşlerimiz,Tanrı konusunda Üçlem (teslis) inancını kabul etmemektedirler.Biz hiristiyanlarsa Üçlem'e inanmaktayız.

-Diyalog etkinliklerinde,ilahiyat meseleleriyle uğraşmak yerine,sosyal meselelerle beraberce çözüm üretmeye çalışmak çok daha yararlı olacaktır.

 

 

AZINLIK VAKIFLARINA AKP TEŞVİKİ!!

 

Türkiye Kamu-Sen Genel sekreteri Fahrettin yokuş,Hukukun Egemenliği derneği Genel Başkanı Avukat A.Erdem Akyüz ve toplumsal Düşünce Derneği Genel Başkanı Fethi Bolayır,yaptıkları ortak açıklamada Türkiye üzerinde oynanan oyunlara dikkat çektiler.Açıklmada,Lozan'dan seksen yıl sonra,türkiye'yi bölmeyi amaçlayan sevr yanlılarının,savaşla giremedikleri Türk vatanına, AB şemsiyesi altında girmeye çalıştıklarına dikkat çekti.

Alt-Üst kimlik,Türkiyelik,ana dil,etnik kimlik aldatmacalarıyla darmadağan edilen yasal düzenden sonra,Türkiye'nin”Hiristiyan cemaatleri Cenneti” haline getirildiğinin,Türkiye'yi kuran anlaşmaların bertaraf edildiğinin,akıtılnşehit kanlarının yok sayıldığının,dini cemaat ve vakıflar ile azınlık vakıflarının görülmemiş ölçüde ödüllendirildiğinin ve bu ödünlerin neye dayandırılarak verildiğinin tam olarak bilinmediğinin belirtildiğiaçıklamada,şöyle denildi:”Başbakan Yardımcısı ve Vakıflar Genel Müdürü'nün beyanlarına dayanılarak,16 dini azınlık vakfı canlandırılıyor,Avrupa'da,hiristiyan ülkelerinde adı bile geçmeyen bu dini vakıflara,Türkiye'de rahatça mal ve mülk edinme serbestliği tanınıyor”İşin vehametinin açıkça görüldüğüne de işret edilen açılamada şu görüşler dile getirildi:”Türkiye'de her türlü olanak tanınan bu dini vakıflar, Ortodoks ,Katolik,Protestan,Rum,Ermeni,Musevi,Süryani,Bulgar,Keldani,Asompsiyon Tarikatı gibi etnik kimliklere dayanıyor.Kendilerine verilen mal ve araziler,başta olmak üzere,İskenderun,;Antakya,Samandağı,Kayseri;Diyarbakır;Mardin;Ankara,Kırıkhan,Bursa,Çanakkale,Kırklareli,Midyatİdil,Mersin,Edirne illerine kadar uzanıyor.Ülkeler artık savaşla işgal edilmiyor.Bu düzenlemeleri yapanları uyarıyor,Atatürkçü güçleri ortak cepheye davet ediyoruz.”

 

 

BENEDİKTUS:AMAÇ İNSANLIĞI VATİKAN'A DAVET

Papa 16.Benediktus,dinlerarası diyaloğun amacını tüm cıplakığı ile ortaya koydu.Papa,konuya ilişkin görüşlerini,Vatikan'daki kurumlardan biri olan ‘Papalık Göçmenler ve Gezginlerİrşat Konseyi(PGGİK) üyelerini dün kabul ettiği esnada dile getirdi.Hiristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde Müslümanların dinsel kimliklerine saygı gösterildiğini, ancak İslam ülkelerinde Hiristiyanların dinsel kimliklerine saygı gösterilmesinin gerekliliği gibi bir sorunla karşı karşıya bulunduklarını savundu.Papa,Katoliklerin günlük yaşamlarının bir parçası haline gtirdikleri dinlerarası diyaloğun ,başka dinlerin mensuplarını Hiristiyanlığa çağırmaktan vazgeçme anlamına gelmeyeceğine işaret ederek,şöyle konuştu:”Katolik kilisesi,bizim inanlığa hizmetimizin bir parçası olan dinlerarası diyaloğu giderek artan bir bilinçlilik içinde hatırlatmaya sürdürmektir.”

 

Yeniçağ Gazetesi, 16.05.2006

 


 

AKP NİN TUTTUĞU YOL, YOL DEĞİL

8 Mayıs'ta Aziz Yuhanna anısına Bergama'daki kilisede Patrik Bartholomeos'un yapacağı ayini destekleyen AKP'yi eleştiren Araştırmacı–Yazar Aytunç Altındal, hükümet için “Bunlar korkudan paniklediler ne yapacaklarını bilemiyorlar. Çünkü devleti yönetmek Erbakan Hoca'nın da dediği gibi çoluk çocuk işi değil” dedi.

Altındal: Yapılanlar, patriğin ekümenikliğini ilan etmek için gerekli altyapı ve açılımlardır. AB, bölgede yaşayan Hıristiyan bulunsun, bulunmasın ne kadar kilise varsa açılmasını istiyor, AKP de bunları tek tek açıyor.

Patrik Bartholomeos'un 8 Mayıs'ta Aziz Yuhanna anısına Bergama'daki kilisede yapacağı ayine destek veren AKP Hükümeti tepki topluyor. Konuyu gazetemize değerlendiren Araştırmacı - Yazar Aytunç Altındal, Bergama'da yaşanan olayla ilgili sorularımızı cevaplandırdı. Altındal, Bergama'da yapılmak istenenin patriğin ‘ekümeniklik' için sergilediği çaba olduğunun altını çizdi:

Sayın Altındal, Patrik Bartholomeos için ve Hıristiyan dünya için Bergama neden bu kadar önemli?

Burası Hıristiyanlar açısından son derece kutsaldır. Bunun sebebi de Aziz Paul'un (Aziz Pavlus) orada bir bulunmasıdır. Ama şimdi yıllardır hiç tören yapılmazken şimdi yapılması manidar. Buradaki önemli nokta, AKP'nin, ‘AB istedi' diye hem vakıflar yasasında değişiklikler yapması, hem de hiçbir Hıristiyan bulunmayan bölgelerdeki kiliselerin onarılarak yeniden ibadete açılamasını istemesidir. Dolayısıyla Bergama'daki kilise de açıldı. Daha böyle pek çok yer var. Hepsi sırayla AKP tarafından açılacak ve restore edilecek. Oralarda Hıristiyan bulunup bulunmaması önemli değil, orada kilisenin açılması önemli. Ondan sonra buralara papazlar tayin edilecek. Bu da olduktan sonra oralar ekümeniklik için, ekümene olabilmeleri için hazırlıklar sürdürülecek. Bunun altında yatan şey, patriğin ekümenikliğini ilan etmek için gerekli altyapı ve açılımlardır. AB, bölgede yaşayan Hıristiyan bulunsun, bulunmasın ne kadar kilise varsa açılmasını istiyor, AKP de bunları tek tek açıyor.

Hazırlanan vakıflar yasası Hıristiyanlara ne tür bir açılımlar sağlayacak peki? Bu vakıfların sayısı kaç şu anda?

-Şu anda 73 tane Hıristiyan vâkıfı var. Bunların tamamı o kiliselerin açılmasından yanalar. Burada önemli olan şey hem kiliselerin açılması hem de oralardaki taşınmazların da kiliseye iade edilecek olmasıdır. Bergama'daki ayin dini bir tören değil, aynı zamanda toprak üzerindeki mülkiyeti de beraberinde getiriyor. O ayinler yapıldığı zaman o kiliseye ait mülklerin Hıristiyan vakıflara devredilmesi söz konusu. Ekümeniklik böyle oluyor işte, başka türlü olmuyor. Bu, vakıflar yasası tekrar gündemde, daha çıkmadı ama Avrupalılar istedi diye yapılıyor bütün bunlar.

Buna Hükümetin çıkardığı AB uyum yasaları içinde de yer verildi. AKP ne yapıyor, sürekli tavizle nereye varılacak?

Sürekli taviz, evet, bunların yaptığı bu. Sürekli yaptıkları bu, ben yaptıkları başka bir şey bilmiyorum. Bir adım atıyorlar, sonra korkuyorlar üç adım geri atıyorlar. Daha önce ne demişlerse tam tersini yapıyorlar. Ne söyledikleri belli, ne yapacakları belli, ne de yapabilecekleri belli. İyice sarpa sarmış durumdalar. Hepsi sırayla hasta oluyorlar biliyorsunuz. Şimdi Tayyip Erdoğan da hastalandı, kalktı, sıra herhalde Abdülkadir Aksu'da, yakında o da yatar. Bunlar korkudan paniklediler ne yapacaklarını bilemiyorlar. Çünkü devleti yönetmek Erbakan Hoca'nın da dediği gibi çoluk çocuk işi değil.

Son zamanlarda şöyle bir yorum var. Hastalık bahanesinin altında politikasızlık ve zihinsel tıkanma olduğu söyleniyor. Ne dersiniz?

Zaten politikaları yoktu ki ne üretecekler. Olmayan politika üretilir mi? Ne yapacaklarını bilmedikleri için, panikledikleri için gözden uzakta olmaya çalışıyorlar. Aman benim üstüme kalmasın, benden sorulmasın, diye gözden uzak olmaya çalışıyorlar. ‘Belki bir formül buluruz', diye birileriyle bir yerlere kapanıp saklı gizli bir şeyler konuşuyorlar. Daha iktidara gelirken bir politikaları yoktu ki zaten. Millî Görüş gömleğini çıkardılar, şimdi çırılçıplak dolaşıyorlar. Ne bir plan var, ne bir program. Bunların Türkiye'yi bir yere götürebilmeleri mümkün değil. Hele bugünkü dönemde, asker sınıra gitmiş, Irak, İran meselesi var. Bunlar ortalıktan toz olmayı seçiyorlar. Hükümet tamamen paniklemiş durumda, başta başbakan olmak üzere.

Peki Hocam bu sürecin sonu ne olacak?

Bunların bu olaylardan sıyrılabilmek için erken seçim kararı almaları gerekiyor. Seçim kararı alıp buradan tüymeleri lazım. Başka çareleri yok, çünkü olmayan siyaset üretilmez. Belli bir görüşün, belli bir dünya görüşün olur, ona göre siyaset üretirsin. O yoksa ne yapacaksın? Bunlar da kendileri söylüyorlar zaten ‘Bizim öyle bir görüşümüz yok' diyorlar. Millî Görüş'ü bırakırsan, gayrı Millî Görüşlere itibar edersin. Onlar da senin görüşün olmaz zaten


 

 

 

Bizim Masonlar üfürükten, dandik masonlar

 

"Savcı, Yaşar Büyükanıt çete kurdu diye bir şeyler yazıyor. Sıkıyorsa Mason locasındaki 7 milyon doların peşine düş."

 

Aytunç Altındal, Mason Locasındaki çekişmeyi Gerçek Hayat`a anlattı:

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Derneğinin eski Büyük Üstadı Kaya Paşakay` la Genel Sekreter Koray Darga ve sayman Prof. Sait Sevgener, yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle Masonluktan ihraç edildiler. Mason olduğunu gizlemeyen Milli Güvenlik Kurulu 1. Hukuk Müşaviri ve başdanışmanı Mustafa Ağaoğlu, bir gazeteye yaptığı açıklamada eski Büyük Üstat Kaya Paşakay ile şimdiki Büyük Üstat Asım Akın arasında sadece üslup farkı olduğunu söyledi, "Kaya Bey çok iyi bir insan olmakla beraber parasal konularda large (rahat) hareket eden birisiydi. Asım Bey ise son derece tutumlu ve harcamalarda muhafazakâr davranan birisi." Ağaoğlu, tartışmalar Masonlar arasında yeni bir kırılmaya sebep olabileceğini de ifade etti. Yolsuzluk tartışmalarında dikkat çeken bir husus da ihraç edilenlerin `Masonist Mahkemesinde yargılandıklarına dair husustu. `Masonist Mahkeme` nasıl bir mahkemedir daha önemlisi `Masonist Mahkeme` kurmak suç değil midir?
Hafta içinde eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ile görüştük. Biliyorsunuz Tantan, bir süre önce "Atatürk`ü Masonlar öldürttü" diyerek ilginç bir iddiada bulunmuştu. Tantan, bize adli takibat olup olmayacağı ve Masonluktan atılan üyelerin idari mahkemeye başvurup vurmayacakları hususunu takip etmemizi önerdi. Şimdilik herhangi bir adli takibat görünmüyor. Zaten Masonlar üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan yazar Aytunç Altındal da savcıların basına yansıyan yolsuzluk iddialarının üzerine gidemeyeceği iddiasında. Altındal`a bizim Mason olup olamayacağımızı da sorduk.

Bir yolsuzluk tartışması yaşandı. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locasının bazı yöneticileri yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle Masonluktan ihraç edildiler. Eski Büyük Üstatları Kaya Paşakay dışındaki iki yöneticinin `Masonist Mahkeme`de yargılandıklarına dair haberler okuduk. `Masonist Mahkeme` yasal mıdır? Yürürlükteki mahkemeler dışında mahkeme kurmak suç değil midir?

`Masonist Mahkeme` diye bir şey yok. Gazetecilerin yanlış yazmasından kaynaklanıyor. Konsey var. Yüksek Haysiyet Divanı gibi. Bunlar kişinin ifadesini almıyorlar da ihtilaflı grupları karşılıklı oturtup dinliyorlar. Bütün derneklerde vardır.

Dernek tüzüğünün ihlal edilip edilmediğini saptamak için mi?


Evet, aynen öyle. Mahkeme demek yanlış. Türkiye Cumhuriyeti devletinde tek mahkeme vardır. O da devletin mahkemesidir. Mahkeme kurmak Anayasa`ya aykırıdır. Maazallah ipe kadar götürür.

Gazeteciler `Masonist Mahkeme` diye bir şey uydurmuş olabilir mi? Belki de gazetecilere bilgi veren Mason böyle bir tabir kullanmıştır. Bu mümkün değil mi?


Anladığım kadarıyla gazeteciler meseleyi tam anlayamadıkları için `Masonist Mahkeme` diye yazmışlar. Öyle mahkeme olmaz. Mason Locası dernekler yasasına tabii. Mesele şurada: Türkiye`de `Kelebek Sevenler Derneği` kursanız, orada bir suiistimal olsa derhal Cumhuriyet Savcıları el koyar. Sokakta kestane satan adama "Gel buraya, sen vergini verdin mi?" diyor bu devlet. Burada bedeli 7 milyon dolar olduğu öne sürülen bir suiistimal var. Cumhuriyet Savcıları niye üstüne gitmiyor, belli değil.

Bazı Masonlar, gazetecilere, şenlikli bir dava olacağını, medyaya çok malzeme çıkacağını

söylüyorlardı. Ancak konu bir şekilde kapandı. Şimdi mahkeme sürecinden kimse söz etmiyor…
7 milyon dolarlık bir olay var ortada. Eğer doğruysa, ki basına yansıdı, savcıların bu haberleri ihbar kabul ederek müdahale etmesi gerekiyordu. Hiçbir müdahale olmadı. Niçin müdahale edilemiyor?

Siz `Masonist Mahkeme` yok dediniz ama haberlerde Kaya Paşakay`ın eskiden Büyük Üstad olduğu için bu mahkemede yargılanamadığı belirtiliyor.


O palavra. Olur mu öyle şey? 7 saatlik bir toplantı yapmışlar. Orada suçlananlar ve suçlayanların tamamı karşılıklı oturup konuşmuşlar. Şimdi iki ayrı mesele var yanlış değerlendirilen. Tabii Türkiye'de basın bilmiyor bu işleri. Yazıları yazan genç çocuklar neyin ne olduğunu bilmiyorlar.
Doğrusunu isterseniz ben de pek anlamıyorum bu işlerden… Masonluktan ihraç var. Bir de dernekten ihraç var. İkisi farklı. Anlatabildim mi? Mason Locası'ndan ihraç edilmekle Masonluktan ihraç edilmek farklı iki durum. Burada eski Büyük Üstat ve diğer ikisi, verilecek en ağır cezayla cezalandırıldılar. Masonluktan ihraç edildiler. Yani artık kayıtları yok, Mason değiller. Senin gibi, benim gibi ben-i adem sıfatına düştüler. Anlatabildim mi? Şimdi bizim gibi sıradan vatandaş oldular.

Peki, Masonlar içerisindeki bu tartışmaları neye bağlıyorsunuz? Kısa süre öncesine kadar Büyük Üstat olan Kaya Paşakay, sürekli olarak “şeffaflıktan bahsediyordu. Şeffaflıktan rahatsız olanlar mı var?

Paşakay denilen adam egosantrik bir adam. Kendine âşıktır. Çok da dengesiz bir şahıstır. Eskiden beri bilinir bu. Dolayısıyla bunun zaten Maşrık-ı Azam (Büyük Üstad) olması bile başlı başına bir hataydı onlar açısından. Bunun yaptığı pek çok iş var. Ama kendisi gibi birçok adam var orada. Tam bir çıkar yeri, üçkâğıtçılık müessesesi. Kaldı ki bizim Masonlar üfürükten, dandik masonlar. Sadece emir kulları. Avrupa'dakiler, Amerika'dakiler şöyle şöyle yapacaksınız diyor, bizimkiler de onu yapıyor. Zaten bu tartışmalar da dışarıdan gelenlerin verdikleri raporlar üzerine yaşandı.

Paşakay sadece egosantrik olduğu için mi yaşandı tüm bunlar?

Suistimaller de var tabii. 44 bin dolara yemekler verdiği falan söyleniyor. Biliyorsunuz Masonların bir lafı var. "Din adamları bizim kadar ahlaklı değildir. Gerçek ahlakı biz temsil ederiz" diyorlar. Ben yıllardır Masonların aslında ahlaksızlığı temsil ettiklerini söylüyordum. Son örnek bu oldu. Yıllardır söylüyoruz, ahlakmış, toleransmış, hoşgörüymüş, cart curtmuş, dinlere açıklarmış, hepsi palavra. İşte gördük.

Söz Masonlardan açılmışken… Hep merak etmişimdir. Bir insan neden Mason olur? İnsana ne gibi çıkarlar sağlar Mason olmak? Hem Mason olmanın yolu nedir? Bir insan nasıl Mason olabilir?


Ooooo! Uzun hikaye.

Kısaca dinleyelim öyleyse…


Öyle kolay Mason olunmuyor. Mason olmaya heveslenme. Lion olmaya bak.

Mesela ben Mason olabilir miyim?

Sen Mason olamazsın. Senin baban Mason muydu?

Hayır.

Deden?

Hayır.

Unut sen. Mason olmak için hiç heveslenme. Lion olmaya bak sen. Lion olduktan sonra Rotaryen olmaya çalış. Roteryenlerin arasında sivrilirsen belki Masonluğa da geçebilirsin. Fakat deden Mason olsaydı, baban Mason olsaydı bir de Galatasaray Kulübü'nün üyesi olsaydın Mason oldun demekti.

Teklifler de oluyor ama değil mi? Yani üst düzey bir bürokrat, babası veya dedesi Mason olmasa da Mason olabiliyor öyle değil mi?

Onlar karar verir. Kendi aralarında şu müsteşarı Mason yapalım derler. O da bilir zaten müsteşarlığa geldiği zaman teklifler geleceğini. Yani Masonluğa açık olduğunu anlarlar evvela. Bir iki yoklama yaparlar. Ailesine bakarlar. Dönme varsa, -dönme derken Sebataycıları kastetmiyorum- kişinin ailesinde mesela Ermeni, Rum veya Yahudi varsa işler kolaylaşır. Yoksa yine de alırlar ama biraz daha zor olur. Senin deden gayrimüslim miydi?

Hayır.

Senin hiç şansın yok. Unut bu işi.

Mason localarının geçen yüzyılda olduğu gibi siyaset üzerinde etkili olamadıkları, sıradan bir kulüp veya dernek haline geldikleri söyleniyor. Aynı görüşte misiniz?

Yok etkililer. Avrupa'da… Bizimkiler zaten söylediğim gibi dandik masonlar. Bir halt bildikleri yok. Zaten burada 17 derece var, 16. dereceye geliyorsun, ondan sonra 33. derece falan diyorlar. Aradakiler yasak. Türkler olamıyor. Benim konuyla ilgili kitabım var Gül ve Haç Kardeşliği. 16`dan 29`a kadarki dereceler burada yok zaten.

Masonluk insana ne gibi çıkarlar sağlıyor?


Bu loca 7 milyon doları nasıl topluyor? Verilen aidatlar belli. Dernekler yasasına göre aidat dışında para vermek yasak. Bu aidatlarla 7 milyon dolar toplanır mı? Savcının esas bunları soruşturması lazım. Bir locasınız. Elinizde 7 milyon dolar varmış. Bunun üzerinde kavga çıkıyor. Bu 7 milyon dolar belki de 50 milyon dolardır. Kim bilir. Sonra bu para, bir yerlere rüşvet olarak veriliyor mu acaba? Ya da bazı köşe yazarlarına Avrupa Birliği üyeliğini, dinler arası diyalogu destekleyin diye para veriliyor mu acaba? Bunlar da soru işareti. Locaların basınla, belli merkezlerle çok yakın ilişkileri var. Birilerine şu adam sizin gazetede köşe yazarı olsun, maaşını biz öderiz deniyor mu acaba?

Öyle bir şey olabilir mi?

Olmaz mı? İşte bunlar sorulması gereken şeyler. 7 milyon dolarlık bir suistimal var ortada.
Bu suistimal bir dernekte olmuş. Az önce söyledim `Kelebek Sevenler Derneği` veya `Kertenkele Sevenler Derneği` olsa devlet bütün gücüyle üstüne gider. Basılır. Derneğe 550 tane rambo polis girer. Evraklar varsa bulurlar, o yetmezse başka şeyler de bulurlar. Fakat Masonların 7 milyon dolarlık bir loca davası var. Bizzat kendileri söylüyorlar bunu. Buna rağmen Cumhuriyet Savcıları oturdukları yerden seyrediyorlar.

Savcıların çekindiği birileri mi var?

Heh! Heh! Heh! İşte işin aslına geliyorsun. Güçleri var mı, yok mu görüyorsun. Adam Genelkurmay Başkanlığı`na Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında iddianame yazıyor. Bir Mason locası hakkında takibata geçemiyor. Gücü var mı yok mu bu Masonların?

Soruşturma yapacak savcıyı nasıl engellerler? Tehdit mi edilir, terfi mi edemez?

Yerine göre hepsi olur. Birdenbire kendini Şırnak'ta savcı olarak bulabilir. Değil mi? Ya da başka şeyler olur. Bir sürü şey olur. Mesela birdenbire Hürriyet gazetesinde manşet olursun. Sonra büyük bir gazetecilik başarısıyla senin kasetlerini bulur, güçleri var mı yok mu görürsün. Savcı, Yaşar Büyükanıt çete kurdu diye bir şeyler yazıyor. Sıkıyorsa Mason locasındaki 7 milyon doların peşine düş. Durum budur

 


 

MASON LİDERİ KAYA PAŞAKAY, DUL KADIN KESESİNE İHANET ETTİĞİ İÇİN CEZALANDIRILMIŞ

DUL KADININ İNTİKAMI

“Dul kadının kesesi”, “perjured man”, “vindict”, “2076 Quatour Coronati Locası”… Pek çoğumuza hiçbir şey ifade etmeyen bu kodlar masonluğun sıkı kurallarını anlatıyor. Örneğin; eski büyük üstat Kaya Paşakay, “dul kadının kesesine ihanet ettiği iddiasıyla 2076 Quatour Coronati Locası'nın onayıyla rezil (perjured man) ilan edilmiş. Paşakay'dan mason geleneği uyarınca intikam(vindict) alınmış.

 

  Masonlar öylesine sessizdirler ki, onarlı bu denli gizemli kılan suskunluklarıdır. Ama geçen hafta bu sessiz camia büyük bir gürültü çıkardı. “Kol kırılır yen içinde kalır” felsefesine sıkı sıkıya bağlı olan camianın eski liderlerinin ipliği pazara çıktı.

  Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nda , eski büyük üstat Kaya Paşakay, eski mali sekreter Profesör Sait Sevgener, genel sekreter Koray Darga masonluktan ihraç edildi. Eski büyük üstat Kaya Paşakay ve ekibi 1,5 milyon YTL'lik mefruşat, 1500 YTL'lik kadın iç çamaşırı, 5500 YTL'lik tabanca alımı, lüks otellerde konaklama, porno kanal ek ücreti, yüksek bedelli yemek faturaları ve yönetim kurulundan habersiz kredi almakla suçlandı. Üstelik 7 milyon YTL'ye yakın kişisel harcama dul kadının kesesinden yapılmıştı. Masonların “dul kadının kesesi” adını verdikleri yardım fonundaki usulsüzlük gözlerin keseye çevrilmesine neden oldu.

  Hafta içinde ulaştığımız çoğu mason olaydan büyük üzüntü duyduklarını belirtirken, usulsüz harcamanın miktarı konusunda da şaşkınlıklarını dile getirdiler. Dul kadın kesesine yaptıkları 2.5 – 20 YTL arasındaki yardımlarla bu paranın toplanmasının mümkün olmadığını belirttiler.

  Ancak, Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, ‘dul kadın kesesi'nin sırrını Tempo'ya anlatırken, Paşakay ve ekibine yapılan ihracın ‘perjured man' (toplum önünde rezili rüsva etmek) olduğunu, bu yöntemin yeni Büyük Üstat Asım Akin tarafından yurtdışındaki locaların da desteğini alarak ‘vindict' (intikam) amacıyla yapıldığını iddia etti.

Dul kadın kesesi olayı nedir, nasıl çıkmıştır?

Dul kadın kesesi, 1720 yıllardan itibaren başlayan bir efsanedir. Bu efsaneye göre para toplanması, düşkün masonlara yardım edilmesi, çevre ilişkilerinin düzenlenmesi söz konusudur. Masonların her biri dul kadının çocuğu olarak kabul edilir.

   Yardıma ihtiyacı olanlara ‘birader' denmesinin özel bir hikayesi var mı?

Bizde kısmen ama İngiltere'de gelenek olan bir uygulama vardır. Mesela, John ve Tom adında iki mason olsun. Bu masonların eşlerinin adı da Margaret ve Mary olsun. Çapraz isim sistemiyle,John,Tom'un karısının adı Margaret'in adını, Tom da John'un karısı olan Mary'nin adını alır.Bu Adlarla bilinirler.Biraderler böylece birbirlerine kol kanat gererler.Ya da başa bir isim alıp, dul bir kadının geçimine yardım ederler,çocuğunu okuturlar.Dul kadın kesesi denildiğinde geçmişte bunlar anlaşılıyordu.

Ne zamandan itibaren dul kadının kesesi fon olarak kullanılmaya başlandı?   

Bu olay, Büyük Loca'nın (Maşrık-ı Azam) gelirleri bir fon olarak kullanma hakkına sahip olmasıyla başlar. Günümüzde masonlar dernek statüsündedir. Derneğin gelir ve gider kalemleri var.Bunları devlete ibraz etmek zorundalar.Ama dul kadın kesesisin hesabı verilmez.Bu, bir örtülü ödenektir.

Görüştüğümüz masonlar dul kadın kesesine 2.5 ile 20 YTL gibi küçük bağışlar yaptıklarını söylüyorlar.

Dul kadın kesesinde sadece üyelerin verdikleri küçük paralarla fon oluşturulmaz.Büyük paralar için uygulamalar vardır.Mesela bir masonun kitabı çıkar.O kovboy kitabı da olabilir ama masonlar açısından yazılması önemlidir.Loca, yazardan, kendileri için önemli olan dört beş cümleyi kitaba koymasını ister.O kitaptan 10-15 bin tane alıp dağıtırlar.Reklamını iyi yapıp bir numara yaparlar.Kitap bestseller olduğunda kitaptan gelen para dul kadın kesesine gider.Borsada büyük paralar döner.Şirket operasyonları bir gece önceden öğrenilir, (bu Amerika'da çok yaygındır)hisse senetlerinden kazanılan paralar da dul kadın kesesine konulur.Devlet ihalelerine giren şirketler,masonların yardımıyla ihale kazanırlarsa, yüzde 5-10 komisyon verirler.Mason biraderler araya girdiklerinde aldıkları komisyonu sorgulamazlar.Geçmiş yıllarda 750 bin dolar komisyon alan asker biliyorum,dekontunu da gözlerimle gördüm.

Dul kadın kesesinin ağzı nasıl açıldı?

Bu, çok önemli bir soru.Türkiye'de bilinmeyen bir husus vardır.İskoç ve İrlanda asıllı masonluğun bir kuralı vardır.Bu kurala ‘vindict' kuralı,yanı intikam kuralı denir.Locaların büyük üstadı,radikal bir değişiklik yaparsa ,bu değişiklik büyük locaların tamamı tarafından kabul görmezse, o üstat rezil rüsva edilir.Buna da ‘perjuredman2 denilir.Yani o kişi rezil bir adam haline getirilir.Her şeyiyle toplum önünde rezil edilir.

Büyük Üstat Kaya Paşakay'ın radikal çıkışı ya da cezalandırılma gerekçesi sizce ne olabilir?

Her ne kadar Kaya Paşakay, ‘Allah'a inandığımıza dair açıklamalar yaptığım için locada rahatsızlık yarattı' diyorsa da bu anlaşılır bir açıklama değil.Onların zaten tanrı inançları vardır.Bu gerekçe sağlam değil.Kaay Paşakay'ın özel hayatı çok radikaldi.Mesela diplomat olarak geldi ama ekonomik konularda olamaması gereken aile harcamaları vardı.Bu, eskiden beri bilinen gerçektir.

Bu iddianızı neye dayandırıyorsunuz?

Yeşiköy'de eski,dökülen konak tipi evi vardı.O evin restorasyonunu yaptırdı.Yapan mimarların ödemelerini tam yapmadı,aksattı.O evi satarak başka ev aldı.Evde yangınlar çıktı,karısıyla olan ilişkileri sağlıksız gelişti.Bunlar masonlukta kabul edilebilir davranışlar değildir.Ahlaka aykırı davranışlar olarak görüldü.

Peki diğer iki kişi neden ihraç edildi?

Kurunun yanında yaşta yandı.Büyük Üstat ‘imzala' dediği için onlar imzalamışlardır.Şimdi Asım Akin'in de sorumlu olduğunu söylüyorlar ama Büyük Üstat ne derse o olur. Mühür kimdeyse sorumlu odur.

Büyük ihraç, İskoç, İrlanda ve İngiltere localarında uygulanan ama Türkiye'de ilk kez işleme konulan bir ihraç olarak mı değerlendirilmeli?

Bu ihracın yapılması gerekiyordu.100.yılına gelen bir kurumda ‘intikam kuralının' getirilmesi şarttı.bizim locaların gerçek kayıtlarının belgeleri 2076 patent numaralı Quatour Coronati Locası'nda kayıtlıdır.Bu loca, dünyada geçerli bütün locaların arşivinin tutulduğu yerdir.Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:Paşakay, Sevgener ve Darga artık bizim dünyamıza katıldılar,sivil hayata geçtiler.Ama acaba oradaki kayıtları silindi mi,oradan da ihraç edildiler mi?

Bu önemli bilgiyi 2076 patent numaralı Quatour Coronati Locası açıklar mı?

Bizim şu anda bu bilgiyi öğrenmemiz mümkün değildir. Ancak,10-15 yıl geçtikten sonra müracaat edilirse, ister açıklarlar ister açıklamazlar. Ama herkes 2076 sayılı locaya kayıtlıdır.

Yeni yönetimin aldığı bu kararın diğer masonlar üzerindeki etkisi ne olabilir?

Türkiye'de oramiral yargılandı.100.yılına gelen bir kurumda herkesin aynı ahlaki ölçülerde olduğunu söylerseniz dünya güler.Bu, intikam olayıdır.Bu olay,masonların lehine olduğu için yapılmıştır.Gazeteye özellikle intikal ettirilmiştir.Olay özellikle büyütülmüştür.Kay Paşakay'ın kamuoyu önünde perjured man edilmesi için bu yöntem uygulanmıştır.

İhraç kararını Türkiye'deki loca tek başına almış olabilir mi?

Bu kararı Büyük Üstat tek başına alamaz.Fransız,İngiliz,İskoç konsüller durumu yerinde incelemişlerdir ve ‘vindict zamanı' demişlerdir.Seçimin üzerinden altı ay geçti.yani Büyük Üstat gerekeni yaptı.Masonlar bu olaydan dolayı ne kırılır,ne de bölünürler.Bir de yargılama aşaması var.Kamu davası açılır ama bir sonuç çıkmaz.Bu olayda mahkeme safhasında suiistimal konusu konuşulur.Paşakay'ın özel hayatı irdelendi.Masonlara göre bu bir arınmadır.

 


 

AYTUNÇ ALTINDAL SKANDALLARI YAZDI
“Sapık papazlar” Vatikan'ı zora soktu


ABD'nin California eyaletini sarsan “Sübyancı rahip” skandalının yeni olmadığı ortaya çıktı. Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal yeni yazdığı “Papa 16.Benedikt-Avrupa Birliği ve Türkiye” kitabında Vatikan'ın 2002 yılında yaptığı açıklamasında 4450 Katolik papazın cinsel sapıklık olaylarına karıştıklarını itiraf ettiğini yazdı.


Yeni Papa hazırladı

Vatikan uzmanı olarak bilinen araştırmacı-yazar Aytunç Altındal'ın “Papa 16.Benedikt-Avrupa Birliği ve Türkiye” adlı yeni kitabında, Vatikan'ın soğuk duvarlarının ardında yaşanan skandalları ortaya çıkardı. Altındal papaların ve Katolik papazların yüzyıllardır cinsel sapıklık olaylarına karıştıklarını ancak olayların mağdurlarının kilise ve din korkusu nedeniyle bu cinsel sapıklıklara göz yumduklarını da belirtti. Altındal, yeni seçilen Papa 16.Benedikt'in Kardinallik döneminde kendi imzaladığı bir itirafında 1950–2002 yılları arasında 4450 papazın “Delicta Graviora”(Cinsel sapıklık, cinsel taciz) suçunu işlediklerini belirtti.


Binlerce sapık papaz

Kitabında, Papa 16.Benedikt'in kardinallik döneminde “homoseksüel evlilikler, doğum kontrolü, gay papazlar, cinsel taciz, ekümenizm, dinler arası diyalog, hoşgörü toplantıları” gibi konuları araştırmakla görevlendirildiğini belirten Altındal şu bilgilere yer verdi: “Bunlardan “küçük erkek çocuklara yönelik cinsel tacizler” konusunun üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü bu konu doğrudan doğruya Ratzinger'in başında olduğu (CDF)'nin yani Modern Engizisyon'un yetkisi içindedir. Katolik kilisesinin resmi açıklamalarına göre ki bu açıklamalar bizzat Ratzinger tarafından imzalanmıştı- 1950- 2002 yılları arasında 4450 papaz dinen “delicta Graviora” denilen cinsel taciz suçunu işlemişlerdi. 2001 yılında ise Amerika'da büyük bir skandal patlak vermiş ve en az altı papaz bu suçlamaların sonucunda kilisenin onurunu kurtarmak için intihar etmişler bazıları da beklenmedik şekilde hayata veda etmişlerdi.


Skandallar kapıda

Bunun üzerine Ratzinger 18 Mayıs 2001'de Latince bir mektup yollayarak tüm kilise önderlerini uyarmak zorunda kalmış ve “Seküler “mahkemelere intikal eden bu tip suçlarla ilgili açıklamalar yapılmasını yasaklamıştı. Onun bu girişimi tacize uğramış olan çocukların ailelerini savunan avukatlar tarafından davaya müdahale ve bilgi gizlemeye teşvik olarak değerlendirilmişti. ABD'deki skandal taraflar arasında uzlaşma sağlanarak ve 45, 75 milyon dolar tazminat ödenerek hasıraltı edildi. Ancak Katolik kilisesindeki bu pis “düşkünlük” ile ilgili her an her yerde yeni bir skandal patlak verebilir”


 

--KUŞ GRİBİYLE İLGİLİ DÖRT AYRI KOMPLO TEORİSİ—

Halk arasında kuş gribinin Türkiye'ye yönelik komplo olduğu söylentileri hayli yaygın.Bu söylentilerin peşine düşen Haftalık'ın danıştığı uzmanlar da halkın şüphelerini paylaşıyor ve bu işin komplo olduğunu iddia ediyorlar.Birbirlerinden ilginç dört komplo teorisinin ayrıntıları Haftalık'ta…

 

 

Türkiye'nin geçtiğimiz aylarda ilk kez tanıştığı kuş gribinin ucuz atlatıldığı düşünülürken virüs bu kez ölümle geldi.Yanıtı belirsiz bir dizi soru işareti ve komplo teorisini de beraberinde getirdi.Yeni yılın ilk günlerinde patlak veren ikinci kuş gribinde öyle kuşkulu durumlar var ki şimdilik sadece komplo teorileriyle açıklıyoruz.Bu kuşkuların ilki ve en önemlisi kuş gribine yol açan H5N1 virüsünün,kuş göçlerinin tam durduğu bir dönemde tekrar ortaya çıkışı.Türkiye eksenli kuş göç yolları üzerine yapılan araştırmalara göre mevsimsel olarak en durgun dönem kış ayları.Özellikle Aralık-Ocak aylarında kuş göçleri duruyor.Eylül-Ekim-Kasım aylarında çeşitli türdeki kuşlar güneyden kuzeye,Şubat-Mart-Mayıs aylarında ise tersine yani kuzeyden güneye göç ediyor.Türkiye'de ilk kuş gribi,kuş göçlerinin yoğunlaştığı Ekim ayında yaşanmıştı.Kuş gribinin,bu yolla çevre ülkeler üzerinden Türkiye'ye bulaştığı belirtilmişti.Diğer ülkelerdeki kuş gribi vakaları da bu tezi doğruluyor.Kuş gribi bu kez Türkiye'nin değil birçok noktasında da daha şiddetli olarak başladı.İyi ama daha şimdiden üç can alan kuş gribi herhangi bir kuş göçü yokken nasıl olup da bulaştı?

 

 

Kuşku ve soru işaretlerinin yoğunlaştığı bir diğer konu da yine H5N1 virüsünün tekrar ortaya çıktığı bölgelerde toplu kuş ölümlerinin gerçekleşmesi beklenirken bunun neden olmadığı?Kuş gribinin görüldüğü hemen hemen tüm ülkelerde önce toplu kuş ölümlerinin gerçekleştiğini,ardından insan ölümlerinin gerçekleşmeye başladığını belirten uzmanlar,dünyanın diğer bölgelerinde en ağır kuş gribi salgınlarında dahi bu kadar hızlı insan ölümlerinin gerçekleşmediğine vurgu yapıyorlar.

 

 

Kuşku çeken bir diğer durum ise kuş gribi vakalarının sadece ilk birkaç günlük süre içerisinde ve ilk kuş gribi dalgasından olduğu gibi sadece Manyas Gölü ve çevresindeki yerleşim bölgesinde değil,birbirine farklı uzaklardaki 11 ayrı yerleşim bölgesinde eş zamanlı olarak başladığı.Yine uzmanlara göre bunun olması için yani H5N1 virüsünün kısa zaman aralıklarıyla çok sayıda bölgeye yayılabilmesi için güçlü ve yoğun bir virüs bombardımanına maruz kalınması gerekiyor.Oysa az önce de değindiğimiz gibi bunun olması için yeterli koşullar yok.O halde akla bir tek ihtimal geliyor H5N1 virüsü bazı güçlerce biyolojik silah olarak mı kullanıldı?Veya başka bi ifadeyle kuş gribi aslında bize gösterilmek istenmeyen biçimiyle birer bioterör faaliyeti mi?

 

 

İrili ufaklı soru işaretleri ve kuşkuları daha çoğaltmak olanaklı.İlk ihbarların Iğdır'dan 16 Aralık'ta gelmeye başlamasına rağmen hükümetin neden yerel yöneticilerle temasa geçmediği 27 Aralık gecesinin beklendiği…18 Aralık günü hastalığın tipinin belirlenmesine karşın daha sonra hayatlarını kaybedecek olan Koçyiğit kardeşlerin neden Doğubeyazıt Devlet Hastanesi'nden “bir şeyiniz yok” denilerek evlerine gönderildiği…tedavi sırasında gereksinim duyulan tıbbi cihazların ta ilk kuş gribi vakalarının görüldüğü 2005 Ekim ayında talep edilmesine rağmen neden zamanında gönderilmediği…İzmir'de 2003 yılında Tarım Bakanlığı kontrolünde kurulan Tavuk Hastalıkları Araştırma Enstitüsü'nün ciddi girip virüsü tehdidine rağmen neden geçtiğimiz Aralık ayı başlarında apar topar kapatıldığı gibi sorular bunlardan sayabileceğimiz birkaçı.Haftalık işte bu kuşku ve sorulardan hareketle kuş gribinin perde arkasını araştırdı.Ortaya birbirinden çarpıcı komplo teorileri çıktı.İşte uzmanlarının anlatımlarıyla o teoriler…

 

 

-KOMPLO TEORİSİ 1 :Kuş Gribi Değil Bioterör Saldırısı

 

Strateji Uzmanı Erol Mütercimler'e göre yaşananları sadece tek sözcükle açıklamak olanaklı:Bioterör.Bioterör,sadece artık geçtiğimiz Kasım aylında ucuz atlatıldığı ve bir daha rastlanmayacağı sanılan kuş gribi virüsünün nasıl olup da çok kısa zamanda birbirinden uzak noktalarda eş zamanlı olarak ve bu kez öldürücü biçimde ortaya çıktığını açıklamakla kalmıyor,Türkiye'nin gerçekte ne ile karşı karşıya bulunduğunu da gözler önüne seriyor.

 

Kuş gribinin NATO Genel Sekreteri'nin,FBI veCIA başkanlarının,İsrail Savunma Bakanı'nın ziyaretleri sonrasında ortaya çıkışının ”kesinlikle bir tesadüf olmadığını söylüyor Mütercimler ve ekliyor:”Bu ziyaretlerde Türkiye'den çok önemli bir şeyler istenildi.Bu istekler karşılık bulmadığı için siyasi iktidar üzerine irade kurabilmek ve istenilenleri yapmaya zorlamak maksadıyla bioterör silahına başvurulmuş olabilir.Bu silahın etkili olabilmesi içinde Kurban Bayramı arefesi seçildi.Çünkü biliniyordu ki Doğu ve Güneydoğu illerinden metropollere gönderilecek binlerce küçük ve büyükbaş hayvanın herbiri pekala H5N1 taşıyıcısı olabilir.Iğdır,Ardahan gibi belirli yerleşim bölgeleri seçildi bunun için.Bioterör operasyonun üssü seçilen bu bölgelerdeki kümes hayvanlarının bazılarına virüs şırınga edildi.Buradan diğer yerleşim bölgelerine yayılması sağlandı.”

 

 

-KOMPLO TEORİSİ 2 :Perde Arkasında İlaç Tröstleri Var

 

Bir diğer komplo teorisi ise gazeteci yazar Aytunç Altındal'dan.Altındal'a göre kuş gribi eğer bir komplo ise bu komplodan gördüğüne bakmak gerekiyor.Bu faydaları sağlayanların en başında ise ilaç sektörden beslenen karaborsacıları geliyor.Gelişmeler de zaten Altındal'ın komplo teorisini doğruluyor.Hatırlanacağı gibi Asya ülkelerinde kuş gribinin neden olduğu insan ölümlerinin artmasının hemen ardından koruyucu önlemlerde tüm dünyada yaygınlık kazanmaya başladı.Kuş gribine karşı geliştirilen tek etkili ilaç Tamiflu yok satmaya başladı.Trilyonlarca kutu ile ifade edilen Tamiflu stokları panik havasının da etkisiyle kısa zamanda boşaldı.Tamiflu başta kuş gribinin görüldüğü ülkelerde olmak üzere karaborsaya düştü.Tamflu'nun fiyatı bir anda ikiye üçe katlandı.Yoksul ülkelerde patlayan kuş gribinin aşısının lisansı zenginlerdeydi.Her kuş gribi salgınında ikiye üçe katlanan karlarının azalmasından çekinen üretici firmalar Tamiflu!nun patent hakkını paylaşmaya yanaşmıyorlardı.Bunun üzeirne Tamiflu korsanları çıktı ve üretici firma kuş gribine karşı daha etkili bir Tamiflu versiyonu geliştirdiğini açıkladı.Geliştirilen bu daha etkili aşının yeni pazarlar bulması gerekiyordu.

 

Aytunç Altındal'ın teorisini besleyen bilgiler bunlar bunlar.Altındal'ın komplo teorisi ise şu:”Tamiflu'nun üreticisi firma,aleyhindeki çeşitli davalar nedeniyle son birkaç yıldır Türkiye pazarında sıkıntılar yaşıyordu.İmdadına H5N1 virüsü yetişti.Kuş gribi Türkiye'deki işleri ters giden şirketin ekmeğine yağ sürdü,İlk kuş gribi salgınında 20 bin kutu, son kuş gribi salgınında da 10 bin tanesi hibe olmak üzere tek partide 100 bin kutu Tamiflu satıldı,Şirket işleri rayına oturttu.”

 

 

-KOMPLO TEORİSİ 3 :Hedef 2.5 Milyar Dolarlık Beyaz Et Sektörü

 

 

Aytunç Altındal'a göre madalyonun öbür yüzünde,yıllık 2.5 milyar dolar tutarında ekonomik büyüklüğe sahip beyaz et sektörüne yabancı girişimci iştahı yatıyor.Altındal teorisini şu sözlerle özetliyor:Bilindiği gibi IMF anlaşmalarıyla önce Türkiye'nin tarım sektörünü bitirdiler.Çiftçi istediği ürünü ekemez hale geldi.Onda sonra hayvancılık sektörü darbe yedi.Tarihimizde ilk defa yurtdışından kırmızı et almaya başladık.Şimdi tavukçuluk sektörüne sıra geldi.Sektörün bu operasyonlarla yabancıların eline geçmesini sağlamaya çalışıyorlar.Görmek lazım adamlar kümes hayvancılığının Türkiye için uygun olmadığını dikte ediyorlar bize.Küçük üreticiyi bu yöntemlerle ortadan kaldırıp,Büyük yatırımlar gereken entegre tesisler yoluyla beyaz et sektörüne girmeye uğraşıyorlar.Kuş gribi onlar için paha biçilmez fırsat.

 

 

-KOMPLO TEORİSİ 4 :Asıl Büyük Öldürücü Darbe Şubat'ta

 

 

Kuş gribi üzerine bir komplo teorisi de bir akademisyenden.Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Özdemir Adıgüzel, bir süre önce Rusya ve İran'da tavuk vebası görüldüğünü,buraya göç eden kuşların kaptığı virüsü bölgeye taşıdığını belirterek,asıl büyük tehlikenin Şubat ayında yaşanacağını söylüyor.

 

Adıgüzel'e göre kuş gribinin salgın hale gelmesi ve tüm ülkeye yayılmasında Şubat ayı önemli bir eşik.Nedenlerine gelince Adıgüzel bunu da şu sözlerle açıklıyor:”Bundan sonra önemli olan bahar göçlerinin başladığı Şubat ayıdır.Bu aydan itibaren büyük kuş göçleri oluyor.Önümüzdeki en tehlikeli dönem Şubat ayının ilk haftası ile Nisan ayına kadar olan zamandır.O nedenle şimdiden çok sıkı tedbirler alınmalıdır.”

 

 


 

Papa'yı vurduran Vatikan

 

Aytunç Altındal: Suikast planı P-2 Mason Locası skandalından sonra hazırlandı. O dönemde Vatikan'ın 2,5 milyar doları batırılınca, Vatikan'ın içindeki “cunta” Papa'yı vurdurttu .

 

“Papa 16. Benedikt-Avrupa Birliği ve Türkiye” adlı kitabıyla Vatikan'ın karıştığı esrarengiz olayları deşifre eden araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, Papa 16. Benedikt'in tahliye olur olmaz, kendisine mektup yazan Mehmet Ali Ağca'yı kullanabileceğini söyledi. Ağca'nın tahliye olmasının ardından yaşanan gelişmelerde bazı şeylerin gözden kaçırıldığını vurgulayan Altındal, “Ağca'nın kendisi hiç önemli değil. Burada bir “cambaza bak” oyunu oynanmaktadır: Ağca'nın karıştığı olayların arkasında yer alan Türkiye ve Bulgaristan ağındaki mafya kimse tarafından dillendirilmiyor: burada Bekir Çelenk ve Abuzer Uğurlu'ya kadar uzanan bir ilişki ağı var” dedi.olayları anlayabilmek için Ağca'ya değil, Ağca'nın öncesine bakmak gerektiğini ifade eden Altındal, Abdi İpekçi cinayetinin esrar perdesinin ancak bu ilişki ağının çözümlenmesiyle aralanacağını dile getirdi. Altındal şöyle devam etti:

 

SIR DOLU İLİŞKİLER

Ağca Papa'yı vurduğu zaman Vatikan'da P-2 Mason Locası skandalı patladı. Ve ondan önceki Papa, yani 2. Jean Paul'den önceki Papa olan 1. Jean Paul 33 gün Papalık yaptıktan sonra öldürüldü ve ondan sonra Papa 2. Jean Paul, Papa olarak seçildi. Papa Ratzinger bu olayların tamamen içinde yer alan bir adamdı. Bu Ratzinger'in bilgilerinin açıklanması meselesidir. Ratzinger biliyor birçok konuyu. Bütün bu olayların içinde şimdiki Papa vardı. Altındal, tarihe P-2 mason locası skandalı olarak geçen olayın iyi okunması gerektiğini kaydederek, skandalın Vatikan'ın 2,5 milyar dolarının batırılmasıyla patlak verdiğini anımsattı. “o zamanın 2,5 milyar doları bugünün 50 milyar doları civarına denk geliyor. Paraların batırılması sonucunda Vatikan'ın içindeki “cunta” Papa'yı vurdurtmayı planlamış oluyor. Yani Papa'yı vurdurtan Vatikan'ın içindeki mafyadır” diyen Altındal, tüm bu olayların arkasındaki gücün P-2 mason locası olduğunu vurguladı. Yeni Papa'nın adının birçok esrarengiz olaya karıştığının altını çizen Altındal şunları söyleri: yeni Papa o zaman engizisyonun başındaydı. Bu işleri sorgulayan bölümün başkanıydı. Yani Ratzinger bütün P-2 mason locasının sırlarını biliyor. Bu nedenle önümüzdeki günlerde Ağca'yı yine kullanacaklar. Ama ağca eğer kendisini kullananları bilseydi zaten İtalya'da hapishanede öldürülürdü. 26 senedir orada bekletilmezdi. Çünkü benzer şekilde olayları bilen adamlar vardı. Örneğin bunların hepsi P-2 mason locasının adamlarıydı ve hepsi öldürüldü. P-2 mason locası skandalının ardından yargıçlar ve avukatlar olmak üzere tam 26 kişinin öldürüldüğünü ifade eden Altındal, Ağca'nın öldürülmemesinin birçok soru işaretini de beraberinde getirdiğini kaydetti. Ağca'nın kimler tarafında kullanıldığını bilmediğini ve bundan dolayı hayatta kaldığını bildiren Altındal, Sindona ve Bekir Çelenk'in cezaevinde öldürüldüğünü hatırlattı. Altındal şöyle devam etti: Ağca hiçbir şey bilmediği ve sadece bir tetikçi olduğu için, ileride bazı şeyler ortaya çıkar ve “tanık” olur diye düşünüldüğü için bugüne kadar yaşatıldı. Ama artık 2. Jean Paul de öldü. Ratzinger de zaten bütün sırları bildiği için ABD'liler tarafından destekleniyor. Olayları esas açıklaması gereken Ağca değil şimdiki Papa 16. Benedikt t Ratzinger'dir.”

 


 

AYTUNÇ ALTINDAL, “ÖNEMLİ OLAN BEKARET” DİYEN EŞCİNSELLERİN İSYANINI YORUMLADI

Papa zor durumda: eşcinseller rahip olmak istiyor!

Hıristiyan aleminin gündemine oturan “eşcinsellerden rahip olur mu” tartışması gittikçe kızışıyor. Anlaşılan o ki: Vatikan'ın “eşcinseller rahip olamaz tutumu” ve buna karşı “eşcinsellerin inadına rahip olma istekleri” gündemi meşgul etmeye devam edecek. Araştırmacı gazeteci yazar Aytunç Altındal bu konuyu değerlendirdi.

“KİLİSE, RAHİPLERİ HEM EVLENDİRD HEMDE ATTI”

Kilisede evli olan papazlar var ve onlara evliymiş gibi davranın diyen de Vatikan'dır. Polonya'daki komünist dönemde, Katolik papazların gerçekte papaz olduğu anlaşılmasın diye Vatikan “siz evlilik yapın, ben sizin papazlığınızı kabul ediyorum” dedi. Komünizm çöktükten sonra Polonyalı, Çek, Macar, Estonyalı Katolik papazlar dediler ki: “evlilik yaptık kadınlarla ilişkiye girmedik… bunu yapmamızın nedeni ise baskıdan kurtulmaktı. Ama siz istediniz diye bu evliliği yaptık.” Kilise ise “evlendiğiniz için papaz kabul edilmeyeceksiniz” cevabını verdi. Şimdi bunu yapan bir kilise homoseksüelliği kabul edebilir mi?

39 EŞCİNSEL RAHİBİN OLAYLI SATIRLARI

“Homoseksüel rahiplerin bakirlik yemini tutmakta verdikleri mücadele Heteroseksüel olanlardan farklı değildir.”

Bugünlerde Hıristiyan dünyasında tek bir konu tartışılıyor. Eşcinseller rahip olabilir mi? Bir gazetede yayımlanan “homoseksüel eğilim gösteren adaylar en az üç yıl iffetli kaldıklarını kanıtlayamazsa rahip olmaları engellenecektir” konulu haber tüm gözleri Vatikan'ın üzerine çevirmişti. Gazetenin haberine göre Vatikan “homoseksüelliğini açıkça sergileyenlerin” rahipliğe alınmayacağını söylüyordu.

Ardından 39 eşcinsel rahibin protestosu gündeme düştü. Rahipler ortak imzalı mektuplarında “sevgi ve bağlılık ettiğimiz kilisenin sevilmeyen, istenmeyen çocukları gibiyiz” diyerek kararı eleştiriyor ve şöyle devam ediyorlardı: “homoseksüel rahiplerin bakirlik yeminini tutmakta verdikleri mücadele Heteroseksüel olanlardan farklı değildir”

Papanın başını ağrıtan ve dünya gündemine bomba gibi düşen tartışmayı araştırmacı yazar Aytunç Altındal'a sorduk.

*Vatikan'ın kırmızı çizgileri nelerdir?

Vatikan'ın ihmal etmesi imkansız üç kuralı vardır ve bunlar Vatikan'ın kırmızı çizgileridir. Bu kuralların çiğnenmesi papanın da sonu demektir. Birincisi kürtaj, ikincisi ise homoseksüellerin rahip olmaları. Bırakın rahip olmalarını, Vatikan içinde bir katoliğin homoseksüel olması bile kabul edilemez zaten. Çünkü bir insan hem homoseksüel hem de Hıristiyan olamaz Vatikan'a göre. Üçüncü hususta eşcinsel evliliği.

* Nereden ileri geliyor bu hassasiyet?

Hıristiyanlığın en kutsal metinlerinde eşcinsellik yasaklanmıştır. Vatikan'ın kurucusu kabul edilen iki azizden biri olan Aziz Peter'in Romalılar için yazdığı risale ve Aziz Paul tarafından yazılan risalede eşcinselliğin Hıristiyanlık için mümkün olmadığı açıkça ifade edilmiş, gerekçe olarak ta İsa'nın homoseksüel bir kişiyi kurtarmayacağı anlatılmıştır. Bunlar kilisenin kurulmasını sağlayan temel kurallardır.

*16. Papa Benedictus'un bu konudaki duruşu nedir?

Papa 16. Benedictus, ömrü boyunca homoseksüelliğe karşı mücadele etmiş ve hala da ediyor. Homoseksüel kültüre karşı ilgi gösterenlerinde rahip olamayacağını söylüyor. Kendileri homoseksüel olmadıkları halde onlara tolerans göstermiş olan çok ünlü Katolik ilahiyatçılar var. Kardinal Ratzinger(papa 16. Benedictus) aynı zamanda Dinsel Öğretiler Kurumu'nun da başkanıydı ve o dönemde eşcinselleri destekleyen ilahiyatçılardan dokuzunu kiliseden attırdı. Bu kişilerin ilahiyat fakültelerinde ders vermeleri engellendi. Bu da gösteriyor ki böyle bir olayın Katolik kilisesi için geçerli olabilmesi mümkün değil.

*Peki Katolik Kilise'sinde homoseksüellik yok mu?

Dik alası var. Olmaz mı? Homoseksüelden geçilmiyor. Papazların arasında, özellikle son 17 ay içinde 9 üst düzey din adamı intihar etti. Neden? Küçük çocuklara taciz ve homoseksüel ilişkide bulunmuş olmaktan dolayı. Bu olaylar ortaya çıkmasın diye Katolik Kilisesi 161 milyon dolar tazminat ödemek sorunda kaldı. Katolik papazların evlenmesine dahi izin vermeyen kilise homoseksüeliteye izin verir mi?

*Rahip olmak için önce ne istiyor Vatikan?

Katolik ilahiyatında üç ana dal var. Dogmatik, etik ve moral. Rahip adayının bu üç daldan da geçmiş olması gerekiyor. Bunun üzerine eğitim alacaksın ve alanlardan birinde de tez yazman lazım.

*Peki “eşcinseller iffetli olduklarını kanıtlarlarsa” diye bir ibare var. Bu mümkün olabilir mi?

Burada homoseksüel bir eğilimden söz ediyor ve “iffetli kaldıkları taktirde” diyor… Böyle bir olay mümkün değil… Zaten homoseksüel bir eğilimin varsa bu, kilisenin içinde senin rahip olabilmeni engelleyen en büyük unsurdur. Tersi de doğrudur, evlenmek istiyorsan, kadına düşkünlüğün varsa onda da aforoz edilirsin.

*Bunun örneği var mı tarihte?

Martin Luther. Yani Protestanlığı kuran adam. Bundan yaklaşık 500 sene önce evlenme olabilir diyor. Neden? Çünkü zaten Aziz Peter evliydi. Ve çocukları da vardı. Luther, dolayısıyla “o evlendiyse biz niye evli olmuyoruz” dedi ve aforoz edildi. Ondan sonra Martin Luther ne yaptı, bir rahibe ile evlendi. O rahibe de onun gibiydi ve kiliseden ayrıldı.

“GAZETELER VATİKAN'I TARTIYOR”

“Gazete ve dergilerde çıkan haberler tamamen “böyle bir olayın karşısında Vatikan'ın duruşu ne olacak acaba?” diye yoklamak için yapılmıştır. Zaten bu haberlere göre Vatikan eğer böyle bir şeyi onayladıysa, 6 aya kadar papanın işine son verilir ya da gece üzerine birdenbire bir yastık düşer ve papa öbür tarafa gider… Adet öyledir çünkü. Anglikan kilisesinin bazı kolları eşcinsel evliliği kabul ediyor ve kilisede yapıyor bunu. 16. Benedictus bunun üzerine Anglikanlarla ilişkileri bozdu.

“EŞCİNSELLİK SAKLANMAZ”

Eşcinselliğin hissettirilmemesi biraz zor. Çünkü kilisede toplu mekanlarda yaşıyorsun, yıkanıyorsun ya da penans yapıyorsun. Hani bizde Şii'ler ayinlerinde vücutlarına vuruyorlar ya, işte bunun aslı Katoliklerde var. Bu adet Aziz Anthony denilen ilk dönem kilise babalarından birinden geliyor. Bu adam çölde yaşıyor ve kadın ihtiyacını gidermek için çırılçıplak soyunup, kendisini kaktüslerin üzerine atıyormuş ki kafasından kadın düşüncesini çıkarsın. Ondan dolayı bu gürzler yapılmış. Bunları birinin huzurunda ve ne gerekçe ile yapıyorsun? Doğruyu söylemek zorundasın, çünkü tanrının huzurundasın. Yani orada “aklımda Cindy Crafword vardı” diyemezsin. “Yani ortaya çıkmaması mümkün değildir.”


Casus yuvası patrikhane

Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, her gün biraz daha küstahlaşan, kendisini “Ekümenik” ilan eden Bartholomeos'un hain planlarını Yeniçağ'a anlattı.

Son zamanlarda “Yeni Roma'nın ve İstanbul'un Başpiskoposu ve Ekümenik Patrik” sıfatını kendisine yakıştıran Fener papazı Bartholomeos, Yeni Doğu Roma İmparatorluğu'nun kurulması için zemin mi hazırlıyor? Casus yuvası Patrikhane'nin amacı Lozan'ı delip Anayasa'yı değiştirmek mi?

AB ve Amerikan destekli fesat ocağı

Fener Rum Patrikliği görevine geldiği 22 Ekim 1991 yılından bu yana yurtiçi ve uluslararası temaslarının yoğunluğu hayret edilecek boyutlarda seyreden Patrik Bartholomeos'un ( Dimitrios Archondonis) hain planlarını bir bir sıralayan araştırmacı- yazar Aytunç Altındal, çarpıcı örnekler verdi. Patriğin Ekümenik tartışmalarını, Ruhban Okulu'nun açılıp açılmayacağını, azınlıkların mal durumunu, Patrikhane ve Lozan'ı Yeniçağ için değerlendiren Altındal sorularımız öncesi şu açıklamayı yaptı: “Patrik, son zamanlarda “Ecumenical Patriarch and Archbishop of Costantinople and New Rome'' sıfatını kullanmakta ve bu şekilde sorumlu olduğu yasaları da ihlâl etmektedir. Patrik'in kullandığı bu sıfatın tam olarak açılımı; ‘Yeni Roma'nın ve İstanbul'un Başpiskoposu ve Evrensel Patriği' şeklindedir. Kullanılan bu unvan, Lozan görüşmelerine ve Lozan'da Türkiye'ye verilen sözlere ters düşmektedir.

Bartholomeos'un ‘Costantinople' ismini kullanmakta ısrarlı olması, asıl amacının ne olduğunun anlaşılması bakımından önemlidir. Yeni Roma Patrikliği ise, açıkça Patrik'in Doğu Roma İmparatorluğu özlemini göstermektedir. Patrik Yeni Doğa Roma İmparatorluğu'nun kurulmasını mı istiyor?”

* Sayın Altındal, bugünlerde Bartholomeos yine gündemde. Bartholomeos ve Patrikhane neyin peşinde ?
Aslında atağa kalkan Patrikhane değil Amerika. Baba Bush, 6 Kasım 1987'de ABD Ankara Büyükelçisi Hupe'ye gizli bir mektup gönderdi ve “Ermeni soykırımı ile ilgili belgeleri bulup çıkarın ve Türk hükümetini de bunları yayınlamaya zorlayın” dedi. Benzer bir mektubu Fener Patriğine yolladı ve olay hız kazandı. Bartholomeos, Heybeliada Ruhban Okulu'nu gündeme getirmeye başladı. Bakın kelimesi kelimesine okuyorum: Patrik “Türk devletinin iradesi varsa bu okul açılır” diyor. Bu okulun nasıl bir okul olduğu herkesin malûmu. Patrik buna rağmen “Heybeliada TC'nin denetimi dışında tutulacak” (yani YÖK ya da MEB müdahale edemeyecek) diye diretiyor. Böyle bir okulun açılabilmesi için tam 18 tane kanunun değişmesi gerek. Bunlardan ikisi Anayasamızın değişmez maddeleri. Bunun mümkün olmadığını Patrik de biliyor ama O, “başka bir şeyi ima ediyor”. “Bu okulun üstünde TC'nin denetimi olmayacak demekle, ben senin kanunlarını, meclisini, kısacası devletini tanımadığımı söylüyorum. Eğer iraden varsa (AB ve ABD arkamda, gücün yetiyorsa) mani ol da göreyim” diyor. Lozan anlaşmasının 12.maddesinde “Gayrimüslimler Müslümanlarla eşittir” deniyor. Evet, eşittir ama imtiyazlı değildir. Devletin denetimi dışında bir okul, imtiyaz istemektir. Yani Patrik, Türkiye'yi Lozan'ı ihlale zorluyor.

* Vatikan'ın etkisi oldu mu?

5 Haziran 1993 Cumartesi günü Roma'da, Vatikan'ın verdiği paralarla Focolare teşkilatı bir toplantı düzenledi. Düzenlediği toplantıda “Bizim kendi kavramımız diyalog, Koinoia ve gizli vaftiz olayını bu sinodda tartışacağız. Bu sinoddan Müslümanlarla birliktelik sağlayacak bazı kararlar da çıkartmamız lazım.” dedi. Buraya davetli olanlar arasında üç kişi çok önemli idi. Bunlardan birincisi İtalya Cumhurbaşkanı Oscar Luicis Calfaro idi. Calfaro mason, büyük bir üstat ve aynı zamanda Malta şövalyesiydi. İkincisi Egont Kleptch diye bir adamdı. Avrupa Parlamentosu Başkanıydı. Üçüncüsü Henry Sokovsky diye bir şahıstı. Bu şahıs da BM nezdinde aileden sorumlu bakan düzeyinde bir adamdı. Bu üçü bir başka şahsı özel olarak buraya davet ettirmişlerdi. Focolare'nin bu toplantıdaki onur üyesi Patrik Bartholomeos idi. Patrik Bartholomeos bu toplantıya katıldı. Ve Müslümanlarla diyalog kurulması meselesi kendisine söylendi.

* Patriğin kendisini Ekümenik ilan etmesi ne anlama geliyor?

Ekümenik, evrensel demektir. İstanbul Fener Rum Patriği, ABD ve AB tarafından tüm dünya Ortodokslarının (yaklaşık 320 milyon) “lideri” yapılmak istenmektedir. Bu nedenle de İstanbul'daki Patrikhane'ye ‘Vatikan tipi' bir devlet statüsü verilmeye çalışılmaktadır. Patrik, ekümenik sıfatını alırsa, bu kez de AB ve ABD, ‘tazminat ve toprak' taleplerini gündeme getirecektir. Ekümene; Hıristiyan dininin ve uygarlığının egemen olduğu coğrafi alan demektir. Bu nedenle ilk ‘ekümenik' toplantılar, Hıristiyan mezhepleri arasında yürütülmüştür. Dünya Kiliseler Birliği, Protestan Kiliseleriyle Ortodoks ve Anglikan Kiliselerini bir araya getirmiştir. Diğer yanda ise Katolik ve Doğu Kiliseleri yer almışlar ve giderek belirli konularda uzlaşmalar sağlamışlardır. Diğer dinlerle ‘ekümenikal' ilişkiler kurulmasına 1990'larda hız verilmiştir. Ekümenik hareketin iki hedefi vardır: Birincisi, Türkiye'de Fener Rum Patriği'ni ‘Ekümenik Patrik' ilan ettirmek ve böylece Lozan Antlaşmasını delmek ve Anayasayı değiştirmektir. İkincisi ise, misyonerlik faaliyetlerini yasal kılıflar altında sürdürmektir.

* Yani Ekümenizme giden yol...

2.Vatikan Konsili'nden sonra diyalog olayı başladığında Dünya Kiliseler Birliği; ki bu birlik, 1919-20 yıllarında Fener Patrikhanesi'nin yazdığı mektuplarla başladı. Anglikan, Protestan, Ortodoks kiliselerinden ve bunların çeşitli değişik alt açılım kiliselerinden oluşuyor. Vatikan girmemişti. Şimdi o da bunun içinde. Bu hareketin adı Ekümenizm hareketidir. Yani bu kiliselerin bir araya gelerek, birbirlerini şu veya bu şekilde bütünleştirerek, farkı tutup aralarındaki benzerlikleri öne çıkararak yaptıkları hareketin adına Ekümenizm hareketi deniliyor. “Farklılıklarınızı saklayın, benzerliklerinizi öne çıkartın”; bu, Ekümenizm hareketidir.

* Ekümenizmin amacı nedir?

Ekümenizm hareketinde dediler ki, “Bizim birinci vazifemiz misyonerliktir. Bu misyonerliği yaparken de bizim yapmamız gereken şudur: ‘İllaki Katolik ol, illaki Ortodoks ol, illaki Anglikan ol' demeyelim. Ne diyelim? ‘Hıristiyan ol da hangi kiliseden olursan ol' diyelim. Bunun adına Evangelizasyon denir. Yani önce “Evangel” dediğimiz İncil'le tanış, İncil'i öğren. ‘İncil'i bir oku. Ne çıkar?' ‘Demek ki bu konuda bizim aramızda bir kavga yok. İster ben Rus Ortodoks'u olayım, siz Katolik olun, öteki Protestan olsun, öteki Ermeni olsun' önemli değil. Bizim birinci meselemiz şudur: Biz, Müslümanları önce İncil'le tanıştırmalıyız. Adam İncil'i okusun. Sorusu varsa gelsin bana sorsun. Ben kimim? Ben papazım. Bana gel sor. Beğenirsen katıl.” Dolayısıyladır ki Türkiye'de ve bütün dünyada Ekümenizm, yani kiliseler arasında birlik, yani Vatikan Katolik Kilisesi, Anglikan Kilisesi, Ortodoks Kilisesi aralarında dediler ki, “Biz farklılıklarımızı koruyacağız. Benzerliklerimizi öne çıkartacağız. Nedir benzerliklerimiz? Hepimiz İncil okuyoruz. Öyleyse insanlara ‘Katolik ol, Ortodoks ol' demektense ‘Hıristiyan ol' demek gerekiyor. ‘Gel Hıristiyan ol da hangimize katılırsan katıl.”


 

Vatikan'dan Papaza “ekümenik” vurgusu

Fener Rum Patrikhanesi'nin kurucusu ve Hazreti İsa'nın 12 talebesinden Aziz Andreas'ın anıldığı “Aziz Andreas Yortusu” (Bayramı) dolayısıyla Patrikhane'de ayin düzenlendi. Patrikhane bahçesindeki Aya Yorgi Katedrali'nde gerçekleştirilen ve Patrik Bartholomeos'un yönettiği ayinde, şükran duası ve İncil'den bölümler okundu. Ayine Papalık Hıristiyanlar arası Birlik Konseyi Başkanı Kardinal Walter Kasper da katıldı. Kardinalin, Papa 16.Benediktus'un mesajını ilettiği ayin, “kutsal ekmeğin” katılanlara dağıtılmasıyla sona erdi. Katedralden çıkışta gazetecilere açıklama yapan Bartholomeos, “Ümit ederiz ki; Papa Hazretleri, Sayın Cumhurbaşkanımızın davetine icabet ederek önümüzdeki yıl Ankara'yı ve İstanbul'u, bu vesileyle de Patrikhanemizi ziyaret edecekler” dedi. Bu arada Vatikan, Papa'nın mesajının tam metnini açıkladı. Papa, İngilizce olarak kaleme aldığı mesajında, Bartholomeos'a “ekümenik'' diye hitap etti.


Patrikhane eski bir casus yuvası

PATRİKHANE eski bir casus yuvası ve bu faaliyetini hiç bırakmadı. (1964 yılında casusluktan yakalanan 4 papaz askeri istihbarat elemanıydılar). Bunlar özellikle soğuk savaş döneminde Rusya'ya karşı kullanıldı. Bu müessese yıllar evvel uhrevi işleri bırakıp siyasete soyundu. ABD ne derse onu yaptı. Şimdi mahsul toplama zamanı.


BARIŞ GÖNÜLLÜLERİ


27 Mayıs Devrimi'nden sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da nüfuz sahibi olan 55 ağa toplandı. Bunlar Bursa, Edirne, Çanakkale ve Kırklareli'ne sürüldüler. Ağaların boşalttığı bölgelere 1900 Amerikalı misyoner yerleştirildi. Bunlar “barış gönüllüsü” adı altında halkın arasına girdiler. Beş yıl boyunca insanımızı ifsat edip, kin tohumları ektiler. 1962-1965 yılları arasında başta Vatikan olmak üzere tüm Hıristiyan aleminde başlatılan bu girişim, özellikle 1993'de SSCB'nin tam olarak yıkılmasından sonra ivme kazanmıştır.

 


DEVLETE KAFA TUTUYOR

Kendisini sürekli olarak “Ekümenik” Patrik ilan eden Bartholomeos'un, TC yasalarına göre kendisine böyle bir unvan verilmediği halde kimseden çekinmeyerek “Ekümenik” sıfatını kullanması gayri yasal bir davranıştır. Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni ve yasalarını hiçe saymak anlamındadır.

Başpapaz “Dünyada herkes bizi kabul ediyor” demektedir. Bu da yalan. Seni dünyaya kabul ettirmeye çalışan ABD ve İsrail'dir. Bunun nedeni de Patrikhane aracılığıyla kendi borularını öttürmek istemeleridir

Cumhuriyet Devleti'nde Patrik Ekümenik olamaz

Hilafet Devleti'nde değil, Cumhuriyet Devleti'nde yaşadığımızı belirten araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, Patriğin ‘Ekümenik' sıfatının Halifelik döneminde kaldığını söyledi.

Kendisini “Ekümenik” (Evrensel) Patrik ilan eden, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Bartholomeos'a Aytunç Altındal'ın cevabı sert oldu. “Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir” diyen Altındal, “Osmanlı'da değiliz. Osmanlı'da olsaydık bir Halife gerekiyordu. Şimdi Halifelik kalktığına göre hâlâ kendisini Ekümenik olarak görebilmesi mümkün değildir. Bugün böyle bir statü geçerli değildir. Kaldı ki bunun böyle olamayacağı Başbakanlık tezkerelerinde de mevcuttur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde Patrik Ekümenik olamaz” şeklinde konuştu. Bu kez Altındal' la Ekümenikliğin serüvenini inceledik...

* Ekümeniklik kavramına Hükümet ne diyor?
Geçen sene Emin Şirin ile konuşup, konuyu TBMM'ye getirdik. Başbakan tarafından da Fener Rum Patrikhanesi'ne bir mektup yollandı. Bu mektubun tarihi de 03.12.2004'tür. Soru da şuydu; Ekümenik kavramından Patrik ve Patrikhane ne anlıyor? Bunu bize anlatın. Bunun üzerine de Metropolit Teoliptos imzalı bir resmi hukuki mütalaa gönderildi TBMM'ye gelen, kendilerinin yazdıkları mütalaaya göre Ekümenik denildiğinde ne anlaşıldığını okuyorum; “Ekümeninin karşılığını Ümmet şeklinde ifade edebiliriz.” Bu çok önemli bir ifadedir. Böylece belki de Ekümenik tabiri, başlangıçta Hıristiyan Ümmetinin tümünü kapsamına alan manevi otorite anlamını ifade ediyordu. Şimdi bakıyoruz, adam diyor ki, Ekümenik kavramı bir Ümmet kavramıyla açıklanabilir. Bir, Türkiye'de “Ümmetçilik” yasak. Her şeyden önce laik bir Devlet. Eğer bir Müslüman kalkıp, “Ümmetçilik” yaparsa, o Müslüman grubun lideri veya taraftarları Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre yargılanırlar ve cezaevine konulurlar. Papaz diyor ki “Efendim Lozan'ı Türkler ihlal ediyorlar” Esas Lozan'ın ihlali “Ekümenik” kavramının “Ümmet” olduğunu söyleyen Patrikhane tarafından kasten ve bilinerek ihlal ediliyor. Çünkü Lozan'da Ümmet yok, Millet vardır. Lozan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir Millet olduğu kabul ettirilmiş olan bir belgedir. İkinci husus, Türkiye'deki “Gayrimüslimler” Ümmet değil “Azınlık” statüsündedirler. Resmi olarak azınlık statüsündedirler. Bu azınlık statüsündeki grup Ümmet diye kendilerini Türkiye'ye kabul ettirmek istiyorlarsa o zaman Türkiye'deki Milletin parçalanması anlamına gelir. Bu da çok tehlikeli bir oyundur.

* Papa Benedictus da Bartholomeos'a göndermiş olduğu mesajında “ Ekümenik” sıfatını kullandı.

Ekümenizm hareketi kiliseler arası bir birliktir. Yani kiliseleri tekrar aynı grubun içinde birlikte çalışmaya hazırlamak için yapılmış olan bir olaydır. Sonrasında 1965'ten itibaren Ekümenizm hareketi başlatıldı ve kiliseler arası diyalog adı altında sürdü. Geçmişte toplanmış olan 7 tane Ekümenik konsil var. Sonradan yapılan konsillerin, din meclislerinin sadece ilk yedi tanesini Vatikan kabul etmektedir. Sonrakilerin hiç birini kabul etmemektedir. İlk yedi konsil Hıristiyanlık aleminde belirleyici konsiller oldukları için, işte önemli nokta burada, papazın kendisi değil Konsiller Ekümenik'tir.
Yani toplanan Konsilin adı Ekümenik'tir. Neden? Çünkü Hıristiyanlığın içindeki bütün mezheplerin temsilcileri bir araya gelmiş ve görüşlerini belirtmişlerdir. Onların bir araya gelmelerini sağlayan İstanbul Fener Kilisesi olmuştur. Geçmişte VIII'nci yüzyılda. O zaman Fener Rum Patrikhanesi yok ortada. Bu iş zaten o zaman bitmiştir. 1453'e gelindiğinde Papa ve Vatikan, bugünkü Fener Rum Patrikliğini değil toplanmış olan konsilleri Ekümenik kabul etmektedir. Dolayısıyladır ki bu ekümenik, toplanmış olan bu Ekümenik Konsillerin baş temsilcisi olduğu için Papa kendisine Ekümenik demektedir. Yoksa Ümmetin, Hıristiyan ümmetinin başı olan, Ekümenik olan Patrik demiyor. Tarihe baktığımızda Hıristiyanlığın temeliyle ilgili kararlar alınırken, o zaman
İstanbul'da kilise yoktu. Patrikhane diye bir olay yoktur. İstanbul'daki Patrikhane'nin kuruluşu 325 yılında toplanan İznik konsilinden 60 yıl sonra 381 yılındadır.

* Patrikhane aslında bir kilise mi?


Burası bir kilise. Buraya Patrikhane demekle bile biz büyük değer atfediyoruz. Buraya Rum Ortodoks Kilisesi diye hitap edilmesi gerekir. Buraya bir örnek verecek olursak; Papa deniliyor. Ancak resmi sıfatı, resmi bir evrak yazacağı zaman Roma Başpiskoposu'dur. Papa gündelik olarak kullanılan bir kelimedir. Bartholomeos da öyledir. Ortodoks kilisesinin başpiskoposudur. Başpapazdır yani. Ancak yaptığı yazışmalarda Ekümenik diye yapmaktadır.

* Sıfatı Fatih vermedi mi?


Patrikhane'nin papazı diyor ki efendim bize Ekümeniklik sıfatını Fatih verdi. Bu da yalan. Fatih Sultan Mehmet'in bunlara Ekümeniklik diye bir sıfatı verdiği yok. Verdiği sıfat “Etnark”tır. Bunun anlamı da Millet başıdır. Bu çok önemli bir kavramdır. Çünkü Fatih'le birlikte Millet kavramı dünya literatürüne girdi. Bugün bile Osmanlı sistemi için batı'da Milles sistemi” denilmektedir. Patrik'e Ekümenik olma hakkını veren ise Fatih değil Yavuz Sultan Selim'dir. Yani Fatih'ten yaklaşık 70 yıl sonra Yavuz Sultan “Halife” olunca, “ben Halife oldum” onun için bu kiliseyi de Ekümenik yaptım diyor. Kendisi Halife olmadan bir Osmanlı sultanının kalkıp buraya Ekümenik vermesi söz konusu değildi.

Davetiyedeki hitap da aynıydı

İki yıl önce Aytunç Altındal'a, Vatikan Büyükelçiliği'nden gelen, Türkçe- Fransızca olarak kaleme alınan davetiye, Patriğin kimlerle ilişki içinde olduğunu ve desteği kimlerden aldığını açıkça gösteriyordu. Davetiyede aynen şöyle yazmaktaydı: “Papa II. Jean Paul Hazretlerinin kutsal görevine seçilişinin XXV. Yıldönümü dolayısıyla Vatikan Büyükelçisi Monsenyör Edmond Farhat, Sayın........................'den Ekümenik Patrik I. Bartholomeos'un vereceği “II. Jean-Paul Barış Hizmetinde” konulu konferansa ve akabinde ki resepsiyona teşrifleriyle onurlandırmalarını rica eder. Konferans: 17 Haziran 2003 Salı Günü Saat 17.30'da Saint-Esprit Katedralinde (Harbiye Cumhuriyet Cad.205 Radyo Evi Karşısı) Resepsiyon: Vatikan Büyükelçiliği İstanbul temsilciliği bahçesinde saat 18.30–20.00 arasında verilecektir. Olay davetiyenin kamuoyu tarafından öğrenilmesinin ardından harekete geçen Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık Müsteşarı Fikret Üçcan imzası ile tüm kamu personeline yaptığı duyurusunda ; “Fener Rum Patrikhanesi'nin Lozan Anlaşması müzakereleri sırasında taraflarca bir nevi mutabakat şeklinde kabul olunan statüsüne göre Fener Rum Patrikhanesi'nin yetkileri İstanbul'daki Rum Ortodoks azınlığın dinî ve ruhani hizmetlerini yerine getirmekle sınırlıdır. Bir Türk müessesesi olan patrikhanenin Ekümenlik (cihanşümul, evrensel, dünya çapında) olduğunu iddia etmesi ve bu sıfatı kullanması, ülkemiz tarafından kabul edilmemektedir.” denilmekteydi.

Patrik efendi çok bekler

TÜRKİYE Cumhuriyeti Devleti, Hilafet Devlet'i değildir. Buna rağmen adam kalkıp Hıristiyan Ümmetininin temsilcisi olduğunu söyleyebiliyor. Bunu bir Müslüman söylese içeri atarlar. Diyor ki ben “Ekümenik Patriğim.” Halife yok, Şeyhülislam yok, Şeriat Mahkemesi yok. Bunlar yeniden olursa eğer; bu adama da “ Evet Patrik efendi sen artık Ekümenik'sin” denir. Bunu ancak böyle bir devlet diyebilir. Diyor ki Türkler bunu yapıyor, Türkler Lozan'ı ihlal ediyor. İyi güzel de Türkler ihlal ediyor derken kendisi de bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. İkincisi Lozan ihlali de söz konusu değil. Çünkü okulu kapatan Türkiye Cumhuriyeti Devleti değil. Bugün bile bir Türk Müdür orada halen görev yapmaktadır. Okulun İlahiyat Fakültesi mi yoksa Yüksek Okul statüsü mü olduğu belirsiz. Ne olduğu belli değil. Önce bu okulun statüsünün belirlenmesi gerekiyor ki yeniden eğitime açılabilsin. Üçüncü husus, diyor ki “Biz Türkiye'de 3 Bin Rum nüfus kaldık. Biz kendi din adamlarımızı yetiştiremiyoruz. “Ondan sonra da daha önce defalarca anlattığımız bir olayı bu defa Patrik kendisi de telaffuz ediyor. Diyor ki ”Bu okuldan yetişen kişinin illaki din adamı olması demek değildir.” mühendis olan da var başka işlere girenler de var. Doğrudur Bu okuldan mezun olunmakla “papaz” olunmaz. Nitekim kendisi de yılarca bu okulda okuduktan sonra Roma'da eğitim gördü. Dolayısıyla Bartholomeos'un sözleri bir palavradan ibaret.


Putin papazı takmadı!

VATİKAN yönetimi, TC. ile yaptığı ikili anlaşmalara göre Bartholomeos'un “Ekümenik Patrik” unvanını kullanamayacağını bildiği halde niye bu şekilde davrandı ve davranıyor?
Rus Ortodoks Kilisesi'nin lideri Patrik II. Aleksey, Papa II. Jean Paul'un Rusya topraklarına girmesini 2003 yılının başlarında yasaklamıştır. Bunun sebebi maddi çıkarlarla ilgilidir. Vatikan'ın artan kilise vergileri yüzünden Avrupa'da kaybettiği 30 Milyon kadar Vatikan bağlısı Hıristiyan'ı Rusya'dan kazanmaya çalışmasıdır. Rusya topraklarındaki Ortodokslar arasında ‘Sizler aslen Katoliksiniz' diyerek misyonerlik faaliyetlerinde bulunması ve buradan elde edeceği vergilerle boşalan kasalarını doldurmak istemesidir.
Bu yasaklamanın ardından, İstanbul'daki Rum Ortodoksların lideri, Patrik Bartholomeos'u ‘Dünya Ortodokslarının Lideri' ilan ederek Rusya'ya karşı kullanmak istemektedir. Bu şekilde TC'nin bir kurumu olan Patrikhane vasıtasıyla her geçen gün gelişmekte olan Türkiye ile Rusya arasındaki ticari, kültürel ve askeri ilişkilere darbe vurulmuş olacaktır.”


ELİNİ BİLE ÖPMEDİ

Dünyanın en büyük Ortodoks Devleti Rusya'dır. 260 milyonluk Ortodoksluk aleminde Rusya'da 223 milyon Ortodoks var. Bunların siyasi lideri de Viladimir Putin'dir. Putin Türkiye'ye geldiğinde kendisine Patriği, Ekümenik Patriği ziyaret edip elini öpüp öpmeyeceği soruldu. Verdiği cevap aynen şöyle olmuştu; “O da kim? Ben böyle birini tanımıyorum. Böyle Ekümeniklik filan diye bir hadise yoktur.” dedi.


ABD VE İSRAİL'İN OYUNU

Şimdi Başpapaz kalkıp “Dünyada herkes bizi kabul ediyor” demektedir. Bu da yalan. Dünyada seni ekümenik kabul ettirmeye çalışan ABD ve İsrail var. Bunlar bunu dünyaya yutturmak istiyorlar. Bunun nedeni de Ortodoks aleminde Fener Rum Patrikhanesinin aracılığı ile ABD ve İsrail'in borusunun öttürülmek istenmesidir. Tamamen kullanılan ve ABD tararından kullanılan bir araç durumundadır. Bunun ötesinde Patrikhanenin kendisine bir takım şeyleri atfetmesi kabul edilemez.

 


Aytunç Altındal

Fener Rum Patrikhane'sinin marifetlerini ve

iktidarın gelişmeler karşısındaki tavrını değerlendirdi.

 

Galataport'tan sonra sıra Haliçport'ta

“Haliç'ten Deniz Kuvvetlerini çıkarttılar. Tam Fener Rum Patrikhanesi'nin karşısı, mücavir alan. “Efendim burayı satıyoruz” denilecek ve ABD pasaportlu iki tane Yunanlı veya Yahudi gelip, bastıracak 250 milyon doları satın alacak”.

 

Fener Rum Patriği Bartholomeos'un Kudüs patriğini yargılamasının ardından, 10 Kasımda, Kıbrıs patriğinin seçimi nedeniyle, tekrar şeriat mahkemesi kurup gövde gösterisi yamak istemesini, gelişmeler karşısında AKP hükümetinin vurdumduymaz politikalarını Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal'la konuştuk...

 

Fener Rum patriği Bartholomeos ekümenik olduğunu iddia ediyor. Böyle bir hakkı var mı?

Bu son derece önemli ve kilit bir kavram. 1453 yılından bu yana patrikhanenin ekümenik sinodu topladığı görülmüş değil. 1431 yılında topladığı bir sinod var ve bu da tamamen dinle ilgili bir sinod'dur. Diyorlar ki, o sıralarda roma kilisesi ile, Doğu Roma İmparatorluğu'nun kilisesi olan patrikhane arasında dini nedenlerle çatışma vardı. Ve o çatışmanın konusu da Tanrı'nın ışığı var mıdır yok mudur şeklindeydi. Tanrı bir ışık olarak insanlara gözükür mü gözükmez mi tartışmasıydı. Bunların o ekümenik kararlarını Vatikan bile kabul etmiyor. Fener patrikhanesi, Ortodoks Patrikhanesi herhangi bir şekilde ekümenik konsil, sinod, meclis veya başka bir ad altında toplantı yapması yasaktır.

Buna rağmen neye dayanarak istediğini yapabiliyor?

ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi var. Bu projede patrikhane koçbaşı statüsünde. Bu nedenle patrikhaneye önce Vatikan tarafından bazı kutsal emanetler verildi. Çünkü bu patrikhanenin elinde hiçbir kutsal emanet kalmamıştı. Dördüncü haçlı seferi sırasında hepsi alıp götürülmüştü. Dolayısıyla birkaç tane kutsal emanet verilerek kiliseye yeniden bir merkez temin edilmeye çalışılıyor. Kim temin etmeye çalışıyor. Tabii ki ABD ve İsrail. Buradan baktığımız zaman, geçen şubat ayında, aslında beşi Yunan vatandaşı olan ama değişik ülke pasaportu taşıyan altı yabancı sinod'a metropolit olarak atandı. Ben o sırada Abdullah Gül'e konunun çok tehlikeli olduğunu defalarca anlattım. Gül bana “evet kilise haddinden büyük işlere kalkışıyor. Takip ediyoruz ve de edeceğiz” dedi. Bugüne kadar herhangi bir sonuç çıkmadığına göre herhalde halen takip etmekteler.

Türkiye patriğin ekümenik sıfatını kabul ettiği takdirde neler olur?

Şimdi bu altı yeni üye, Kıbrıs veya başka bir ülke konusunda patriğe ekümeniklik yetkilerini kullanma hakkı veriyor. Bu da bizim anlattıklarımızı zaten doğruluyor. Çünkü eğer Türkiye Cumhuriyeti, bu adamın ekümenikliğini kabul ederse, iç hukuk adı altında, aynı ytkileri bu defa Türkiye için kullanacak. Ve Türkiye'deki mevcut siyasal yapı dışına çıkarak, Hıristiyan şeriat yasalarını kendi hakkıymış gibi kullanmaya başlayacak. Kıbrıs neselesinin önemi buradadır. Yani Kıbrıs veya başka bir kilise bu hiç fark etmez. Bu gelişme onun ekümenikliğinin Türkiye'de kabul ettirilmesidir. Türkiye Cumhuriyeti, bunu şu veya bu şekilde kabul etmesi halinde; adam diyecek haklı olarak “ben ekümenik miyim? Ekümenikim. Öyleyse bana ekümene gösterin. Bana bir yer gösterin. Benim ekümenikliğim nerede geçer?” İşte devlet içinde devlet, Vatikan gibi oluşum bu demektir. Onun için Kıbrıs veya başka bir kilise meselesi hiç fark etmez. Bunların bir tanesini, şu veya bu şekilde Türkiye ile ilgili gözükmese bile, ilk etapta aldığı kararlar Türkiye'yi bağlar mahiyette olacaktır.

Bir de Galataport konusu var...

Galataport'u almış. İsrail'e götürecek hali de yok. Ama yarın öbür gün gelip oraya yerleşecek ve “ bu toprak benimdir. Benim hukukum geçerlidir.”diyecek. Tıpkı İsrail'in Filistin'de yaptığı gibi. Şimdi bizim uyanıklar diyor ki: “alıp cebine koyup mu götürecek.” Elbette ki hayır, alıp cebine koyup götürse işimiz daha kolay, daha rahat olacak. Hiç değilse “parasını verdi alıp götürdü” diyebileceğiz. Ama adam gelecek 5-10 sene sonra “bu toprak benim ve benim yasalarım geçerli” diyecek. Zaten değişiklikler yapılıyor. “Siz de AB'ye zaten gireceksiniz meselesiyle Türkiye gidiyor. Dava burada. Galataport bittiği zaman iki sene sonra oraya bir tek Türk dahi giremeyecek. Kimi istiyorsa onu sokacak. Birçok bahane uydurarak Türkleri sokmayacak. Üstelik senin polisini bile sokmayacak. Şimdi hiç kimse farkına varmıyor. Tama Galataport verildi. Ama asıl önemli olan sıradaki Haliçport. Haliç'ten Deniz Kuvvetlerini çıkardılar ve tam Fener Rum patrikhanesinin karşısı, mücavir alan. “Efendim burayı da satıyoruz.” denilecek ve ABD pasaportlu iki tane Yunanlı veya Yahudi gelip bastıracak 250 milyon doları ve satın alacak.

Altyapı da turizm propagandası ile mi hazırlanacak?

Turizm adı altında iki tarafı birbirlerine birleştirecekler. “Fener Rum patrikhanesi hele bir ekümenik olsun da bakın o zaman kaç turist gelecek” diyecekler. Yahu zaten Türkiye'ye her sene 2,5 milyon Rum turist geliyor. Bunlardan hangisi gidip Fener Rum patrikhanesini ziyaret ediyor. Çünkü Ruslar burayı ekümenik olarak kabul etmiyorlar.

Azınlıkların tazminatlarıyla ilgili konu gündeme getirildi...

Tazminatlar, AB adı altında Türkiye'ye dayatılacak. Türkiye bunları ödemeye mahkum edilecek. Mevcut hükümetin kararları bu yönde. Devletin hükümetten ayrı olarak birtakım planları var. Bugünkü hükümet bunları çözümleyemeyeceği için, ki kendileri de “efendim devletin içinde bürokratların yüzde yetmişi AB'ye karşı ulusalcıdırlar demektedirler. Herhalde böyle olunacaktır. Devlet AKP değildir. Ne yapacaklar? AB yap diyecek onlar da yapacaklardır. Bunlar Türkiye'de, onlara göre kılıf uydurmakla görevli parti. Bunlar minareyi çalıp kılıf uydurabilen bir kadrodur.

Atatürk'ten intikam alma peşinde

“Mustafa Kemal Paşa, ekümenik veya patrik olmasını kabul etmeyen kişiydi. Ölüm yıldönümünde intikam duygusu pekişti.”

Kıbrıs patriğinin 10 Kasım'da seçilecek olması ne anlama geliyor?

Bu doğrudan doğruya Mustafa Kemal Paşa'ya yönelik bir intikam meselesidir. Kendisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Türkiye Cumhuriyeti olan bu kişi, “10 Kasım'ın ne anlama geldiğini bilmiyorum. Hayır, anlamamıştım” diyemez. Mustafa Kemal Paşa, ekümenik veya patrik olmasını kabul etmeyen kişiydi. Onun ölüm yıldönümünde intikam duygusuyla böyle bir toplantıyı gündeme getirdi.

Peki, bu toplantı ertelenip, iptal ettirilemez mi?

Bu toplantı ile ilgili Dışişleri Bakanlığı ve İstanbul Valiliği takibat yapıyor. Şu veya bu şekilde erteletebilirler. Burada esas olan hükümetin kararıdır. Dolayısıyla 10 Kasım'da ancak kendisi “aaa tesadüfe bakın 10 kasıma denk gelmiş. Ben bunu 11 kasıma alıyorum” diyecek ve böylece yine ayrı bir güç gösterisinde bulunacaktır. Ya da Abdullah Gül, “yahu yapmayın. 10 Kasım'a Türkiye'de insanlar büyük saygı duyuyorlar, biz pek duymuyoruz ama insanlar saygı duyuyorlar. Şunu 11'e alıver papaz efendi” diyebilir.

Patrikhane'ye karşı başlatılan kampanya Yunan Hükümeti ve basını tarafından kışkırtma olarak değerlendirildi...

Kışkırtılmış olsa ne olacak? Farzedelim ki ben kışkırttım, organize ettim. Her gün sen Batı Trakya'da ne yapıyorsun? Adam Yunanistan'dan çıkıp Türkiye'ye döndüğünde, sen onun vatandaşlığını kaldırıyorsun. “Siz Türk değilsiniz Müslümansınız” deniliyor. Bu kışkırtma değil mi? Kenan Evren'e “Yunanistan NATO'ya dönsün” diye akıl veren İlter Türkmen'di. Ve aynı İlter Türkmen bugün patrikhane konusunda şunları söylüyor: “patrikhanenin ekümenikliği meselesi bir komplo teorisidir.” Ve “Türkiye'nin bütün yapacağı iş, patriğin kullandığı ekümenik sıfatını görmezlikten gelmektir” diyor. Şimdi bu mason kafasıyla, bunu görmezlikten gel, bunu boş ver, onu sallama, diyerek nereye varılır.

Yeniçağ, 10 Kasım 2005


 

“Liderin adını verirsem sizi de beni de yaşatmazlar”

  

İlluminati hakkında Türkiye'de ek bir eser yok. Eldeki en somut bilgiler ise araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ın kaleminden yazılmış “Gül ve Haç Kardeşliği” adlı kitapta toplanmış. Altındal'la buluşup, İlluminati'nin özellikle Türkiye'deki icraatlerini konuştuk. Altındal, yıllar boyu Gül ve Haç'ın Türkiye'de örgütlendiğini isimler vererek anlattı. Hatta şu an bile teşkilatın bir lideri olduğunu söyledi ama onca ısrarımıza rağmen isim vermedi. “Eğer isim yazarsanız ne sizi ne de beni yaşatmazlar” diyen Altındal'dan, teşkilatın şu anki liderinin sadece ünlü bir hukukçu olduğunu öğrenebildik.

Altındal, İstanbul'daki Gül ve Haç temsilciliğinin yıllar boyu Teşvikiye'yi merkez tuttuklarını ve semtteki birçok binada İlluminati'yle direkt bağlantılı olan Gül ve Haç Teşkilatı'nın izleri olduğunu da anlattı. Bu izlerden örnekler istedik. Cadde üzerindeki İzmir Apartmanı'nı gösterdi bize. Binanın girişindeki gül işaretlerini ve üstteki iki katın mimarisine dikkat etmemizi istedi. Binanın en üst iki katı gerçekten de bir mabed gibi inşa edilmiş. “u bina, Gül ve Haç'ın 1912'ye kadar merkeziydi” diyen ünlü yazar, hemen bu apartmanın karşısında, yine gül kabartmalarıyla dolu liseyi gösterdi: “Eskiden burası Gül ve Haç lideri Kont Bernardini'nin Konağıydı...”

İlluminati ile Gül ve Haç teşkilatı yüzyıllardır iç içe geçmiş. Peki son 100 yıl içinde Türkiye'deki Gül ve Haç şovalyeleri kimler? Altındal başladı sıralamaya:

1861'de Hali Paşa, 1909–15'te Aziz Ahmet Paşa, 1928–31'de Yargıtay Başkanı Fuat Hulusi Demirelli, 1945-55'te Doktor Mim Kemal Öke, 1955-67'de Prof. Hazım Atıf Kuyucak, onun isteği ile şovalye olan DP milletvekili Ekrem Tok, 1975-84'te Prof.Mukbil Gökdoğan, 1984-95'te Prof. Sahir Erman, 1966-67'de Doktor Enver Necdet Egeran, İçişleri eski Bakanı Tevfik Rüştü Aras, Ankara eski Valisi Nevzat Tandoğan, İstanbul eski Valisi Ord.Prof.Dr. Fahrettin Kerim Gökay, Meclis Başkanı Kazım Özalp, Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Özbekler Tekkesi Şeyhi Ataullah Efendi, Amiral Mehmet Ali Paşa, yazar Servet Yesari, Başbakan Hasan Saka, Devlet Şurası eski Başkanı Mustafa Reşit Mimaroğlu...

“Bunların tamamı 33 derece Masondu. Kimi Kadoş Şovalyesi, kimi Tunç-Yılan Şovalyesi, kimiyse Gül ve Haç Şovalyesi unvanını taşıyordu. Ama Türkiye bu kişilerin gerçek kimliklerini hiçbir zaman bilemedi.”Teşvikiye'deki İzmir Apartmanı'nın en üst iki katı, Gül ve Haç teşkilatının Türkiye'deki merkeziymiş. Bina, duvarlarındaki gül kabartmalarıyla da dikkat çekiyor.

Aytunç Altındal'ın 18-24 Ekim 2005 Tarihli Haftalık Dergisi

Türkiye'nin güvenliği için MHP disiplini gerek

 

Türkiye sıçrama tahtası. Dünya Kiliseler Birliği'nin aldığı bir karar var. Lambed Konferansı Kararları. Ben bu kararların ayrıntılarını "Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri" nde yazdım. Türkiye'yi ele geçiren her tarafı ele geçirir. Hıristiyanlar Bizans'a, Doğu Roma İmparatorluğu'na nasıl hakim oldular diye baktığımızda aynı bugün uygulanan taktiği görüyoruz. Hıristiyanlığı resmi devlet dini olarak kabul ettirene kadar sürekli mağduru oynamışlardır.

Selcan TAŞÇI: Birçok defa Benedict dönemini "geçiş dönemi" olarak nitelediniz? Bu sonuca varmanızı sağlayan nedir?
Aytunç ALTINDAL: Sadece Papa'nın aldığı isim. Papa seçilmeden önce de, bizim için en önemli hususun, Papa'nın kim olduğundan çok alacağı isim olduğunu söylemiştim. Benedict adını almak herkese nasip olan bir şey değil. Çok değişik papalar Benedictler. Benedict'in tarikatı var. Kurucusu Aziz Benedict. Bu tarikat, engizisyon mahkemelerinin kurucusu. Avrupa'da milyonlarca insanı, kendileri gibi düşünmeyen Hıristiyanı yakıp, idam ettirdiler. Ve bugün için Katolik kilisesinde en güçlü olan dört tarikatın başında geliyorlar. Benedict adını herkese vermiyorlar. Buna hizmet etmiş olman gerekiyor.
Selcan TAŞÇI : Ratzinger nasıl hizmet etti?
Aytunç ALTINDAL: Bu adam 22 sene engizisyonun başındaydı ve Benedict tarikatının hizmetkârıydı. Tarikatın kurucusu olan aziz dışında bir de, Benedict adını alan papaların birincisi var. 575–79 yılları arasında papalık yaptı. Bu adam, islamın ortaya çıkmasından yaklaşık 50 sene önce, Türk adını dünyaya kötüleyen kişidir. Türk deyince barbar kelimesinin akla gelmesini sağlayan kişi 1. Benedict'tir. İtalyan-Alman kırması.
Selcan TAŞÇI : Nasıl? Bir sabah uyanıp, ben bu Türkleri düşman ilan edeyim demedi herhalde değil mi?
Aytunç ALTINDAL: O sıralar, Roma şehri Avar Türklerinin kuşatması altında. Bu kuşatmadan kurutulabilmek için, bir Alman kabilesi olan Lombardlarla işbirliğine giriyor. Almanların desteğini alarak Avar Türklerinin Romayı ele geçirmesini engelliyor. O tarihten beri, bütün Benedictler, Türk düşmanları olarak tarihe geçmiş olan kişilerdir. Zaten bu Ratzinger'in Benedict adını alması çok büyük olasılıktı. 1996 senesinde, 2. Jean Paul hayattayken, Kardinal Ratzinger ve yanındaki iki kardinalle birlikte, Vatikan'ın çok gizli arşivine girdi. O arşive girmek, sadece papanın özel izni ile ve papanın huzurunda gerçekleşebilir. Girdiklerinde orada bazı belgeler buluyorlar. Bu belgeler 13. Benedictusa ait. 13. Benedictus çok esrarengiz bir papa. 1417'de devrilmiş. Papayken görevinden uzaklaştırılmış. Katolik alemi içindeki gizli bir geleneğe göre, bu görevinden uzaklaştırılınca Portekiz ve İspanya'ya kaçıyor. Ve buralarda Katolik Kilisesine karşı "anti papa" diye bir örgütlenmeyi yürütüyor. Kendisi de bir anti papa. Tarihte 5 tane anti papa var ve 13. Benedictus sonuncusu. Kaçıyor ve ikinci bir akım başlatıyor. O akımın önünü kesmesi için Benedictus ismini almasını bizzat Jean Paul istiyor Ratzinger'den. Diyor ki, "sen seçilirsen bu işin başına geç. Çok güçlü bir gelenek, bunlar Vatikan'ı ele geçirebilirler." Geçiş dönemi dememin sebebi de Benedict papalarının hiçbirinin 15-20 yıl veya 10 yıl papalık yaptığı görülmemiştir. Bunlar daima 2 ile 5 yıl arasında Papalık yaparlar ve papalığı belli bir misyona hazırlarlar.

Selcan TAŞÇI: 16. Benedict hangi misyona hazırlıyor?
Aytunç ALTINDAL: Ekümenizme hazırlıyor. Ekümeniklik meselesini şu veya bu şekilde dünyanın gündemine sokacaklardır. Tayyip Erdoğan ve çevresi veya Fettullah Gülen diyor ya "ne var bunda. Biz de Almanya'da Kuran'ı dağıtıyoruz. Tebliğ ediyoruz. Onlar da gelsinler burada yapsınlar." Arada büyük fark var. Bir Müslüman Almanya'da İngiltere'de veya Fransa'da kendi dinini anlattığı zaman "Paris, Berlin dar-ül islamdır. İslamın topraklarıdır" demiyor. Adamlar burada misyonerlik yaptığı zaman, "bizim dinimizin çıktığı yer burasıdır. Burası bizim kutsal topraklarımızdır. Ekümenimizdir" diyor. Kore'de böyle demiyor Uganda'ya gittiği zaman demiyor. Sadece Türkiye'de, Anadolu'da diyor bunu.
Selcan TAŞÇI: Niye Anadolu'da bunu söyleme ihtiyacı duyuyor?
Aytunç ALTINDAL: Çünkü burada toprak ve medeniyet hakkı olduğunu iddia ediyor.
Selcan TAŞÇI: Bartholomeos ekümenik olunca Papa'nın misyonu tamamlanacak mı?
Aytunç ALTINDAL: Hayır "ekümenizm" çatı kavram. Sadece Anadolu meselesi değil. Başta ABD'den ve BOP'tan bahsetmiştik ya. Şimdi ikinci husus, önümüzdeki dönemde özellikle Çin'in hedef alınması. Bu papadan sonra, muhtemeldir ki Asyalı birisini Papa yaparak, Çin'in önümüzdeki beş yıl içinde ulaşacağı ekonomik ve siyasi gelişmeleri önlemek için, içeride karışıklar çıkartarak Çin'in istikrarını bozacaklar. Bunun bir ucunda da Türki Cumhuriyetler var. Hedef, Asya'nın Hıristiyanlaştırılması. Bu papanın misyonu bu; karışıklık hazırlıklarını yürütmek. Birinci misyon Anadolu toprakları, büyük misyonu Çine kadar olan toprakları karıştırmak. Çünkü Amerika'nın Ortadoğu projesinde Çin, Rusya ve Müslüman ülkelerin kontrol altında tutulması var. Onun da adı ekümenizm.

AB, BOP'a karşı MHP faktörü

Selcan TAŞÇI: Özetlemek gerekirse 2. Jean Paul'un ölümünden sonra seçilen Papa 16. Benedict, Türkiye'yi ve dünyayı ekümenizme hazırlamak ve ABD'nin BOP projesine hizmet etmek için göreve geldi. Bulunduğumuz coğrafyada siyasi, ekonomik ve kültürel karışıklıklar arifesinde kilit Türkiye. Peki bu senaryoda Türkiye'nin misyonu ne?
Aytunç ALTINDAL: Türkiye sıçrama tahtası. Dünya kiliseler birliğinin aldığı bir karar var. Lambed Konferansı Kararları. Ben bu kararların ayrıntılarını "Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri" nde yazdım. Türkiye'yi ele geçiren her tarafı ele geçirir. Hıristiyanlar Bizans'a, Doğu Roma İmparatorluğu'na nasıl hakim oldular diye baktığımızda aynı bugün uygulanan taktiği görüyoruz. Hıristiyanlığı resmi devlet dini olarak kabul ettirene kadar sürekli mağduru oynamışlardır. İnsan Hakları, barış, kardeşlik, eşitlik numaraları yapmışlardır. Özellikle de burası çok önemli kadınları, zengin ailelerin kadınlarını ele geçirmişlerdir. Onlar vasıtasıyla Bizans'a el koymuşlardır. Ben sana kesin rakamlar vereyim. "Yoksul Tanrı" diye bir kitabım var benim. Misyonerler Müslüman kılığına girip, kitapevlerinde "bu kitabı okumayın, kitap Kur'an'a karşı" diye propaganda yapmışlardır. Ve kitabı yırtıp yakmışlardır. Oysa kitapta İncil'in nasıl tahripli hale getiriliğini anlattım. Misyonerlik faaliyetinin önünü kesmek için bu kitabı yazdım. Türkiye'de de aynı oyun oynanıyor. İnsan hakları, eşitlik, kadın hakları yani feminizm, demokrasi diye ve pek çok genç kız ve kadın ve zengin ailelerin kadınları Hıristiyan olmuş durumda. Bunlar aracılığıyla devletin ele geçirilmesi çok daha kolaydır. Hep böyle olmuştur. Rakamlara bakalım. İsa'nın doğumu 0 kabul ediliyor. 325'te İznik Konsili'nin kuruluşuna kadar Anadolu'daki Hıristiyanların oranı binde 1.7. 325'ten sonra Konstantin'in Hıristiyanlığı devlet dini kabul etmesinden sonra, ki kendisi Hıristiyan olmamıştır, Anadolu topraklarında Hıristiyan sayısı yüzde 35'tir. 50 yıl içinde. Ve daha da önemlisi Robin Fox adlı bir ilahiyatçının araştırmasına göre, barış, halklara özgürlük, işkenceye hayır gibi palavraları savunan kilisenin iktidarı ele geçirdiğinde öldürdüğü adam sayısı 1. ve 2. dünya savaşlarında ölen adam sayısından 50 kat fazladır. Bu benim keşfim değil. Bu gene bir Hıristiyan ilahiyatçının keşfi. Kilise kendisi gibi düşünmeyen Hıristiyanları öldürmüştür.
Selcan TAŞÇI: Anlattıklarınız gerçekten ürkütücü. 2005 Türkiye'si ile kurduğunuz paralelliği açıklar mısınız lütfen?
Aytunç ALTINDAL: Türkiye Roma Kulübü'ne girmek istiyor. AB'ye yani. Tıpkı 1500 yıl önce Avarların Roma'ya girmek istemeleri gibi bir olay. O gün de bir Benedict var, bugün de bir Benedict var. O günkü Benedict, ilginçtir, Türkleri, Almanlarla müşterek davranarak engelliyor, bugün de bu Benedict, Merkel ve çevresi ile ilişkiye girerek Türkiye'nin karşısına çıkıyor. Papa kendisi de Nazi örgütünün tescilli üyesi, eski bir Nazi. Türklerin AB'ye girmesini engelliyor. Çok ilginç bir sembolik değeri var bu papanın. Türkiye toprakları batı ve Hıristiyanların çeşitli biçimleri ile kıskaç altına alınmış durumda. Karadeniz'de Pontus, Güneydoğu'da Ermenistan ve Kürdistan, Hatay'da bir Katolik devlet kurma çalışmaları var. Çok yoğun ve belli bir noktaya gelinmiş durumda.
Selcan TAŞÇI: Ekümenizm, misyoner faaliyetler, topraklarımızın bölünmesi BOP'tan çok AB çerçevesine giriyor gördüğüm kadarıyla. Türkiye AB'ne girmiyorum dese bu kıskaçtan kurtulabilir mi?
Aytunç ALTINDAL: Bundan geri dönüş olabilir mi? Türkiye AB'ye girmiyorum dese bile yaka paça sokarlar. Kaçmaya çalışsa bile tutarlar. Onun için bugünkü hükümetin bu kadar yağcılık şaklabanlık yapmasına gerek yok. Girmiyoruz deseler değerleri artacak ama bunlarda bu kafa yok yani. Biz girmiyoruz deseler hepsi peşinden koşacak.
Selcan TAŞÇI: Almak için mi peşlerinde koşacaklar?
Aytunç ALTINDAL: Hayır canım, almaları söz konusu değil asla. Ama bırakamazlar da. Bu bırakamazlar meselesi bazılarına hikaye gibi geliyor. Ama değil. Bakın neden: Türkiye, AB ile ilişkilerini askıya alsa Türkiye'yi bölmek için içerdeki PKK hareketini destekleyemezler. Batı tarafından yönlendirilen İsrail ve Amerika tarafından desteklenen PKK hareketini Türkiye içinde büyütemezler. Sen AB'ye gireceksin diye senin önüne bir havuç koymuşlar. Asla senin olmayacak bir havuç. Ben bu havucu yiyeceğim diye, içerde insan hakları-demokrasi numarası altında PKK ve Kürtçü hareketlere zemin hazırlıyorsun. "Ülkenin ve devletin güvenliği mi önemlidir, yoksa insan hakları mı önemlidir ?" Bu soruyu keşfeden ben değilim. Bu soruyu keşfeden İsrail ve Amerika'dır. Kendileri ile ilgili gelişmelerde önce güvenlik gelir. "İnsan Hakları bizi ırgalamaz" derler. Bugün İngiltere'de iki bomba patladı. "İnsan hakları hava gazıdır" dedi. Türkiye önce bunu dikkate almalıdır.
Selcan TAŞÇI: Gemlik'e Öcalan posterleri ile yürüyen PKK'lılar değil, ellerindeki Türk bayrakları ile Ermeni konferansını kınayan insanımız tahrik unsuru sayılıyor. Her gün şehit veren Türk Milleti'ni değil, katillerin hamilerini korumayı vazife edinen AKP'nin vizyonunda ülke güvenliği var mı?
Aytunç ALTINDAL: Bunların olmaz. Ben MHP'li değilim ama MHP'lilere sesleniyorum. Güvenlik esastır. İkinci en önemli husus, AB, Amerika ve İsrail son 20 yıl içinde Türkiye'ye, Türkçe disiplin sahibi olmayı kaybettirmiştir. Türkiye kendi yaşama disiplinini kaybetti. Bir numaralı meselesi bu. Her ulusun kendine ait bir disiplini vardır. Çocuğun aile ile ilişkisi, ailenin toplumla, toplumun devletle ilişkisi hepsi kendi disiplininin ürünüdür ve bizdeki "Türk'çe" dir. Türk'çe derken dili kastetmiyorum. Duyuş, düşünüş, davranış itibarıyla Türk'çedir. Biz bu disiplinimizi kaybettik. MHP, özellikle bu disiplin meselesini gündeme getirirse çok büyük bir fayda Türkiye için. Unutturulmuş olan bir olayı yeniden Türkiye'ye kazandırarak hayati yarar sağlamış olur. Bir siyasi parti olarak da bu görev ona düşer. Bu röportajın da, Türkiye'nin bütün sıkıntılarının da özeti budur: Türkiye'nin güvenliği için, Türkiye'nin kendi disiplinine ihtiyacı vardır. Bunu MHP sağlayabilir.
Selcan TAŞÇI: Türkiye'nin kendi disiplini "Ermeni Konferansı" na olur verir miydi hocam?
Aytunç ALTINDAL: İşte Türkiye'yi AB'den uzak tutamamalarının başka bir nedeni de bu. "AB'den çıkmak istiyorum" dese Ermeni soykırımı meselesini Türkiye'ye kabul ettiremezler. Ama barış kardeşlik, insan hakları, bilimsel çalışma adı altında böyle Ermeni soykırımını da Türkiye'ye kabul ettirip tazminata bağlayacaklar. Dedikleri şu: "orada 3-4 milyon zavallı ermeni var. Siz bunlara 3-4 yıl tazminat ödeyin. Nasıl Almanya İsrail'e ödedi, İsrail ayakta kaldı. Siz de bu aç sefil olan Ermenilere, Bakırköy'ün nüfusunun yarısı kadarlar zaten, 50 sene tazminat ödeyin bu iş bitsin." Türk halkı çalışıp, her sene 8-10 milyar dolar veya euro neyse Ermenistan'a para verecek. Hep sen vereceksin malı mülkü, karşı taraftan sana nasihat gelecek.
Selcan TAŞÇI: "Devlet politikası" haline gelmiş bir konuyu, bağlayıcı bir sürü anlaşma ve taahhüt varken rafa kaldırmak bir siyasi iktidarın altından kalkabileceği bir iş midir?
Aytunç ALTINDAL: Bu siyasi iktidarların iş başına getiriliş tarzına bağlı. Türkiye'de hala ümit var. Çıkmamış canda ümit vardır. Türkiye'nin tam teslim olabileceğini düşünmüyorum ben. Zor mu? Zorun ötesinde. Ben Cumartesi günü çok üst düzeyde birilerine bir konferans verdim. O konferansta da söyledim. Karşı taraf sürekli olarak korkutma senaryosunu gündeme getiriyor. Aman efendim. Bozüyük'te olaylar çıktı. Kışkırtmalara kapılmayın. "Çıkarsa ne olur kardeşim?" diyecek adam yok. "Ne olur iç savaş çıkarsa." Bunu söyleyen adam kazanır.

Ekim2005


 

Papa ziyarete değil, ticarete geliyor!

 

 

Papa Türkiye'ye Cumhurbaşkanı'nın davetine uyarak "devlet başkanı kimliği ile gelecek. Bu sonuç tartışmalara nokta koydu ve konuyu Türkiye gündeminden düşürdü. Vatikan'ın gündeminde ise herhangi bir değişiklik yok; Fener Rum Patrikhanesi üzerinden Türkiye ve Ortadoğu'yu şekillendirmeyi planlıyor. Kamuoyu "Ayasofya kutsal mekâna dönüşür mü?" tartışmaları ile meşgulken, Türkiye Vatikan'a rekor tazminat ödemeye hazırlanıyor!

 

 

Papa, sadece Ayasofya ziyaretini anlamlandırmak için seçildi. Patriğin asıl meselesi kendini ekümenik kabul ettirmekti. Hükümet bu konuda hiç ağzını açmadı. Çünkü AB, Erdoğan'dan bu ekümeniklik meselesini istiyor. Bunlar da düşünüyor "ne yapacağız" diye. En güzel formül papanın buraya gelmesiydi. "Koskoca Vatikan'ın başı, Katolik âleminin başı geldi Patriğe ekümenik patrik dedi. Biz ne yapabiliriz" deyip, bir oldubittiyle kabul ettirme yönüne gideceklerdi. Bu bomba ellerinde patladı.

Papa 16. Benedictus'un Bartholomeos tarafından "ruhani lider" olarak Türkiye'ye davet edilmesi üzerine, Cumhurbaşkanlığı yaptığı manevra ile ziyaretin niteliği ve tarihini değiştirmeyi başardı. Papa Türkiye'ye Cumhurbaşkanı'nın davetine uyarak "devlet başkanı" kimliği ile gelecek. Bu sonuç tartışmalara nokta koydu ve konuyu Türkiye gündeminden düşürdü. Vatikan'ın gündeminde ise herhangi bir değişiklik yok; Fener Rum Patrikhanesi üzerinden Türkiye ve Ortadoğu'yu şekillendirmeyi planlıyor. Kamuoyu "Ayasofya kutsal mekâna dönüşür mü?" tartışmaları ile meşgulken, Türkiye Vatikan'a rekor tazminat ödemeye hazırlanıyor!

ULUSLAR ARASI SKANDAL

Selcan Taşçı: Papa'nın Türkiye'ye gelişiyle ilgili muamma yaşandı. Siz Patrik'in daveti üzerine gelmesi halinde ortaya korkunç sonuçlar çıkacağını iddia etmiştiniz. Ancak şimdi Cumhurbaşkanı Sezer, Papa'yı 2006 yılı için Türkiye'ye davet etti. Vatikan'ın devlet başkanı olarak. Sonuçta Papa Türkiye'ye gelmeyecek mi? Bu iki ziyaret neden farklı anlamlar taşıyor ve farklı sonuçlar doğuruyor?

Aytunç Altındal: Birincisi, Papa bir devlet başkanı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de laik bir devlet. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin reisi cumhuru, Papa'yı "devlet başkanı" olarak davet etme yetkisine sahiptir. Onun dışında, herhangi bir kişi veya kuruluşun, ruhani bir lideri Türkiye'ye davet etmesi Dış İşleri Bakanlığı'nın iznine tabidir. Fener Patriği, bu daveti Kardinal Joseph Ratzinger'in papa seçilmesinin hemen ertesi sabahında yapmıştır. Davet mektubunda Konstantinopolis diyerek. Buna karşılık, Papa'nın basın ajansının yaptığı açıklamada da Papa'nın Kasım ayında muhtemelen İstanbul'a gelebileceği söylendi. Konstantinopolis denmedi. Ayrıca Papa, ancak devlet başkanı davet ettiği takdirde gelebileceğini ifade etti. Buna karşı ben bir kampanya başlattım. Söylediğim şuydu. Papa Türkiye'ye gelmek istiyorsa tabii ki gelebilir. Bu onun seyahat özgürlüğü ile ilgilidir. Bu ziyaret davet üzerine olursa, devlet başkanı davet ettiği takdirde gelebilir. Aksi takdirde, yani Patrik'in davetine icabet ederek geldiği takdirde büyük bir skandal patlak verir.

SELCAN TAŞÇI: Bu skandalın nedenini merak ediyoruz bizde…

AYTUNÇ ALTINDAL: Niçin uluslar arası skandala dönüşür... Devletin üst düzey yetkililerine de anlattım. Patrik Bartholomeos'un herhangi bir devlet başkanını Türkiye'ye davet etme yetkisi yok. Patrik siyasi manevra yapmak istedi ve kendi ekümenikliğini Türkiye'ye kabul ettirmek için doğrudan doğruya davet etti. Burada iki husus ortaya çıkıyor. Birincisi Vatikan açısından. Papa, Patriğin davetine uyarak Türkiye'ye gelse idi, Patriği kendisi ile eşit düzeyde görüyor demekti ki, Vatikan bunu zaten kabul edemezdi. Öte yandan ise Papa, Patriğe destek vermek amacıyla, yani ekümenik olduğunu kabul ettirebilmek için, Türkiye'ye gelmek istiyordu. Bu kendi arzusundan kaynaklanmıyordu.

BOP'UN KOÇBAŞI FENER!

SELCAN TAŞÇI: Katolik Papa niye Ortodoks patriği evrenselleştirmek istesin ki?

AYTUNÇ ALTINDAL: Çünkü Fener Patrikhanesi ABD'nin BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) projesinde koçbaşı görevini görüyor. Türkiye'de bilinmeyen husus bu. Fener, Rusya'daki Ortodoksları kışkırtmak amacıyla faaliyetlerde bulunması istenilen bir kilise statüsünde. Tıpkı bundan önceki papanın Polonya'yı Sovyet sisteminden koparabilmek amacıyla yaptığı gizli faaliyetlerde, siyasi çalışmalarda ve örgütlenmelerde olduğu gibi. ABD'liler tarafından Rusya içinde örgütlenmeler yapmakla görevlendirildi. Ben dedim ki, "Papa'nın Türkiye'ye gelmesi Türkiye-Rusya, Türkiye Ukrayna arasında büyük bir soruna" neden olur. Ruhani lider olarak gelmesinden bahsediyorum. Çünkü Rusya'daki Ortodoks Kilisesi ve onun başı olan 2. Alexi, Papa'nın Rusya'ya girmesini yasakladı. Çünkü Rusya'da ki Ortodokslar Vatikan'ın gizli faaliyetlerini biliyor. Rusya'ya gelmesi halinde, hem dini açıdan, hem siyasi açıdan karışıklıklar çıkacağını bildikleri için Rusya'ya sokmuyorlar. Nitekim Putin Türkiye'ye geldiğinde, "ekümenik patrik var gidip elini öpecek misiniz?" diye sorduklarında; "kim o? Ben ekümenik patrik filan tanımıyorum" dedi. "Hiç de duymadım" dedi. "Bizim için böyle birisi muhatap değildir" dedi. Ve dedi ki "bizim kilisemiz bellidir. Dünyadaki 263 milyon Ortodoks da bu adamı hiçbir şekilde kabul etmiyor". Putin'in bunları söylemesinin ne anlamı var? Putin dünyanın en büyük Ortodoks devletinin, yani laik bir devlet tabii ama halkı Ortodoks; başı. Şimdi böyle bir devlet, Papa'yı ülkesine sokmuyorken, siz "ruhani lider" sıfatıyla soktunuz mu işin rengi değişir. Uluslar arası siyasette bu çok büyük husumet olarak algılanır. Dünyanın en büyük Ortodoks devleti ve onun kilisesi, "biz bu adamı buraya sokmayız" derken, İstanbul'da 2 bin kişiye ait olan bir küçük kilise " ben bu adamı ruhani lider olarak davet ediyorum" diyemez. Çok büyük bir kriz çıkar. Ukrayna, Rusya ve diğer Ortodoks ülkelerle Türkiye arasında. Dolayısıyla cumhurbaşkanı doğru bir karar verdi. Son on yıl içinde ilk defa bir milli istek hükümeti geçerek, hükümete bağlı olmadan engellenmiş oldu. Milli bir istek gündeme getirilmiş oldu. Bu minik ama milli güçler için anlamı çok büyük olan bir zafer demektir.

BOMBA AKP'NİN ELİNDE PATLADI

SELCAN TAŞÇI: Patriğin daveti tartışılırken odaklanılan diğer nokta da tarih meselesiydi. İlla bir ayin vesilesi olacaksa Hıristiyanlığın kronolojisinde birçok özel gün var, niye 29 Kasım'ı seçtiler?

AYTUNÇ ALTINDAL: Aziz Andre günü çünkü. Bu kilisenin kurucusuna atfen yapılan bir gün. Ama bugüne kadar hiçbir papa gelip Aziz Andre gününde bulunmuş değil. Aslına bakarsanız 10 öncesine kadar hiçbir anlamı da yoktu. Azizi Andre günü 1700 senedir kutlanır ama böyle gelen giden olmazdı. Son on yıl içinde bunu bu patrik büyüttü. 28-30 Kasım tarihleri arasında Vatikan'dan bir delegasyon gelmeye başladı buraya. O delegasyon ayine katılıp dönüyordu. Buna karşılık Fener Patriği de her sene 29 Haziran tarihinde bu defa Vatikan'ın kurucusu sayılan Aziz Peter için yapılan ayine katılmak için Roma'ya gidiyordu. Yani sadece delegasyonlar düzeyinde yürütülen bir eylemdi. Bu, Papa'nın sadece Ayasofya ziyaretini anlamlandırmak için seçildi. Patriğin asıl meselesi başta da söylediğim gibi kendini ekümenik kabul ettirmekti. Hükümet bu konuda hiç ağzını açmadı dikkat edin. Çünkü AB, Erdoğan'dan bu ekümeniklik meselesini istiyor. Bunlar da düşünüyor "ne yapacağız" diye. En güzel formül papanın buraya gelmesiydi. "Koskoca Vatikan'ın başı, Katolik âleminin başı geldi Patriğe ekümenik patrik dedi. Biz ne yapabiliriz" deyip, bir oldubittiyle kabul ettirme yönüne gideceklerdi. Bu bomba ellerinde patladı. Dikkat ederseniz hükümetin yaptığı bütün açıklamalar olay bittikten, cumhurbaşkanının davetinden sonra yapıldı. Ondan öncesinde ağızlarından bir kelime çıkmadı bu konuda. Hâlbuki bu hükümetin tasarrufuydu. Dışişleri Bakanlığı'nın tasarrufuydu.

20 BİN KİŞİ İLE AYASOFYA'YA

SELCAN TAŞÇI: Ayasofya meselesine gelelim. Konu hassas. Bir anda Ayasofya kilise mi oluyor gibi bir kaygı yayıldı. Papa ruhani lider olarak veya devlet başkanı olarak yani ister Sezer'in, ister Bartholomeos'un davetiyle gelsin, Ayasofya'yı ziyaret ederse, bir de üstüne burada dua ederse ne olurdu?

AYTUNÇ ALTINDAL: Kilise oluyor kısmı kulaktan dolma tabii. Ama kutsal mekâna dönüşürdü. Kültür Bakanı bu konuda bir skandala imza attı. "Orada her isteyen ibadet edebilir" dedi. Papa'nın ibadet etmesi ile bir Müslümanın ibadet etmesi farklı. Papa'nın ibadet etti yerler ziyaretgah anlamı taşır. Hıristiyanların hac yerlerinden sayılır. Hıristiyanların tümü ibadet etme hakkına kavuşur. Cumhurbaşkanımızın daveti ile gelir ise o zaman resmi törenlere katılır. Papa da turist gibi gelir gezer. Kültür Bakanının dediği gibi müzede ibadet yapılıyorsa ben de açık söylüyorum toplayacağım 20 bin kişiyi bir Cuma namazı kılmaya gideceğim Ayasofya'ya. Papa ibadet ediyorsa ben haydi haydi ederim.

SELCAN TAŞÇI: İyi de hocam, bildiğim kadarıyla Ayasofya Bizans'ta hanedan'a, Osmanlı'da padişaha aitti, yani ne kilisenin nede hilafetin sayılmadı hiçbir zaman. Kutsaliyeti nereden kaynaklanıyor?

AYTUNÇ ALTINDAL: Kutsaliyeti yok. Müze çünkü. Louvre'da ibadet edebiliyor musunuz? Ya da Avrupa'nın başka bir müzesine gidip, Papa ibadet edebiliyor mu? Edemiyor. Müze seküler bir kurum. Yani üzerinde dini bir hak talep edilemez. Türkiye 1934'te laik oldu, Hıristiyanlar hak talep etmesin diye müze yapıldı Ayasofya. 70 senedir de tamir ediliyor adı altında öyle duruyor orası. 2001 senesinde AB Parlamentosu'na 13 parlamenter bir önerge verdi. Ayasofya'nın yeniden Ortodoks ibadetine açılması münasebetiyle.

TAZMİNAT KISKACI

SELCAN TAŞÇI: Papa'nın Türkiye gündemi Ayasofya ile mi sınırlı hocam?


AYTUNÇ ALTINDAL: Değil tabii. Bizi asıl ilgilendirmesi gereken konu hiç konuşulmuyor. Papanın ziyaretinin bir de başka tarafı var. Katolik kilisesinin Türkiye'de çok büyük taşınmaz malları var. Yeni çıkan vakıflar yasası ile Vatikan bu mallarını geri istiyor. Ya da tazminat talep ediyor. Türkiye'deki kaybedilmiş veya kamulaştırılmış mallarının iadesi söz konusu. Ve Türkiye bu konuda hiçbir girişimde bulunamamıştı. Şimdi bunların tazminatı cihetine gidecek ve Türkiye bunlara tazminat ödemek zorunda bırakılacak. Sadece Ermenilere değil, Türkiye Katoliklere de tazminat ödeyecek. Tabii Rumlara da, Süryanilere de… Önümüzdeki on yıl içinde karşısına gelecek olan korkunç tazminat davaları olacak. Kıbrıs'ta olduğu gibi. On beş senedir söylüyorum;
"bugünlere geleceğiz" diye. Ve o günlere geldik. Şimdi tazminat taleplerinin kaç para olacağı üzerinde konuşuluyor. Neyin ne kadar tazmin edileceği üzerine konuşuluyor. maalesef Türkiye'nin geldiği nokta bu Ekim2005


Ekümenizmin sınırı yok

 

Vatikan için yeni dönemde "ekümene" Anadolu toprakları ile sınırlı değil. Çin de dahil tüm Asya, hırıstiyanlığın yeni haçlı coğrafyası olarak görülüyor.

Kardinal Ratzinger'in Papa seçilmesinin ardından aldığı "Benedictus" adının tarihteki karşılığı: Türk düşmanlığı. Benedictus Tarikatı'nın düşmanlığı, Avarlar "ın İstanbul kuşatmasına dayanıyor. Türkiye-AB müzakerelerinin başladigi günlerde, Vatikan'in başinin " Türkler'in AB'ye girmesine izin verilemez " diyor!

Prof. Dr. Aytunç Altındal, 16 Benedictus'un misyonunun, " dünyayı ekümenizme hazırlamak " olduğunu savunuyor. Vatikan için yeni dönemde " ekümene " Anadolu toprakları ile sınırlı değil. Çin de dahil tüm Asya, Hıristiyanlığın yeni haçlı coğrafyası.

PAPA RAKI-BALIKLA DEĞİŞMEZ

Selcan Taşçı: Fener Patriği'nin ekümenikliğini tanımak, kiliseye ve azınlıklara tazminat ödenmesi\'85 Bu risklerden sıyrılmasını sağlayacak seçeneği var mı Türkiye'nin önünde?

Aytunç Altındal: Çıkartılan yasalar, Türkiye'nin AB ile olan ilişkileri sürdürülürse yok. Kaldı ki, Türkiye'nin AB'ne girmesi diye bir şey mümkün değil. Bu papa, Türkiye'nin AB'ne girmesine en karşı olan papadır. Hatta, be yakın zamanda demeç verdim: " Tayip Erdoğan papayı kendisi gibi zannediyor. 'Durmadan görüşlerini değiştirir. Papa bu, benim gibi o da, bugün böyle der yarın tersini söyler'diye düşünüyor. " Yok böyle bir olay. Tayip Erdoğan diyor ki, 'ben bunu bir boğaza götürürüm, bir rakı içiririm, bir de balık yediririm, bir elimi de omzuna attım mı bu iş yürür' diyor. " Benim danışmanlarım var " diyor. Bir tanesi fıstıkçı, bir tanesi motosiklet tamircisiydi ama trilyoner oldu şimdi. " Onların telkinleri ile ben bu işi çözerim " diyor. Çözemezsin! Neden çözemezsin? Çünkü papa, senin gibi bir adam değil. Yani her dakika fikrini değiştirecek bir adam değil, istese de değiştiremez. Bak şimdi burada iki kitap göstereyim sana. Bu, papanın Kardinal Ratzinger'ken yazdığı kitap. Adı yeterli: " Kilise, ekümenizm ve siyaset ". Şimdi bunu unutuyoruz biz. Kilise denildiğinde biz tanrının eviymiş gibi düşünüyoruz. Halbuki kilise siyasetin merkezi. Ratzinger, 1989'da yayınlanan kitabında diyor ki\'85 Bu arada kitabı yazdığı zaman Papa engizisyonun başı. Engizisyon hala var. Diyor ki, " Türkler AB veya benzeri kuruluşlara katılamazlar. Çünkü Türkler başka bir medeniye aittirler. Ama o medeniyeti de temsil etmezler ". Bu ne demek? Türkler hiçtir demek.

Selcan Taşçı: Ya Papa 16. Benedictus olarak yazdığı kitap?

Aytunç Altındal: İki ay önce yazıldı. Kitabın adı: " Bir bunalım dönemi için değerler ". Kitabı açıyoruz, adamın şuuraltına o kadar işlemiş ki, daha önsözünde, dördüncü satırında " Türkiye'ye AB'ne girmek üzere izin verilir de, Türkiye kabul edilirse çok büyük problemler çıkar " diye yazmaya başlıyor. Papa fikrini değiştirir mi? Papa fikrini değiştiremez. Papalar " infliblite " denilen bir yasaya tabidirler. Bu yasa, Papa'nın " yanılmaz ve yanıltılamaz " olduğunu ifade eder. Yani birilerinin telkinleriyle Papa, ağzından çıkmış bir sözü, imzasını veya yazısını tersine çeviremez. İstese de yapamaz. Çünkü arada yanıltılmış olması gerekir ki, bu papa olduktan sonra mümkün değildir. Adam papa olduktan sonra diyor ki, " Türklerin AB'ne girmesi mümkün değildir ". Papa olmadan önce kardinalken de diyordu. Papa olduktan sonra da diyor. Tayip Erdoğan'ın yaptığı gibi, sabah kalkıp " ben milli görüşü bıraktım, artık amerikancı oluyorum " demesi mümkün değil.

Selcan Taşçı: İnflibilte yasası ilginç, biraz açar mısınız?

Aytunç Altındal: Yasa 1870'de kondu. 135 yıl önce. Papayı aldatmak veya yanıltmak mümkün değildir. Papa telkinler sonucunda görüşünü değiştiremez. Ve yanlış da söyleyemez. Papa'nın söylediği her söz doğrudur. Örneğin, burada bir bardak olsa. Bu bardak su ile dolu olsa. Ben yanlışlıkla elimi çarpsam. Bardak kırılsa, su dökülse. Bu benim hatamdır. Papanın eli yanlışlıkla çarpsa ve kırılsa, Tanrı istediği için o bardak kırılmıştır. O hata değildir yani. Onun için kalkıp da, " biz ona bir rakı içirip bir de elimizi omzuna attık mı? " gibi. Yanındaki iki tane aklıevvelin kendisine verdiği gazla Başbakan'ın böyle laflar etmesi, bir defa Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ciddiyetiyle bağdaşmaz. Vatikan'ı ve papayı hiç tanımamaktır bu. Bırakın Vatikan'ı bunlar zaten hiçbir olayı bilmiyor. İş başına getirildiler ve bunlara istediklerini yaptırıyorlar mesele bu.Ekim2005


“ŞEYHÜLİSLAM BAKAN”

Türkiye'nin tek Hıristiyan ve Vatikan uzmanı olan araştırmacı gazeteci yazar Aytunç Altındal, misyonerlik, ekümenizm, yeni Papa-Vatikan ve AB'nin Türkiye planlarını, Ortadoğu gazetesi okurları ile paylaştı.

 

Ruhban okulunun açılarak, Patrikhane'ye bağlanması tartışmalarını değerlendiren Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'i, “kendini şeyhülislam yerine koymak”la suçladı.

Geçtiğimiz hafta, milletvekillerine “ek protokolün mecliste onaylanmaması” için mektup gönderen ve aralarında KKTC eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, eski Başbakan Bülent Ecevit, Talat Şalk gibi isimlerin de bulunduğu, “ulusal uzmanlar grubu”nun öne çıkan isimlerinden Prof. Dr. Aytunç Altındal, hafta sonu 24. TÜYAP Fuarı'nda “ Avrupa'dan Türkiye, Türkiye'den Avrupa'ya bakışta korkular” konulu bir konuşma yapacak.

Prof. Dr. Aytunç Altındal ile çok zor şartlar altında başlayan AB müzakereleri ve iktidarın tırmandırdığı laiklik tartışmalarını masaya yatırdık.

Türkiye'nin tek Hıristiyan ve Vatikan uzmanı olan araştırmacı gazeteci yazar Aytunç Altındal, misyonerlik, ekümenizm, yeni Papa-Vatikan ve AB'nin Türkiye planlarını şöyle anlatıyor.

Çelik'e tepki büyük

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in bana kalsa 24 saatte açarım çıkışı yeni bir ruhban okulu tartışması yarattı. Fener Rum Patriği'nin ekümenikliğinin tanınması talebi ile paralel olarak Ruhban Okulu'nun Patrikhane'ye bağlı olarak açılması gündemde. Böyle olunca uzun sohbetimizin ilk durağı Heybeliada oluyor. Aytunç Altındal, AKP iktidarının Ruhban Okulu'nun açılmasına dair tutumunu, Türkiye'de bugüne kadar laikliğe yapılmış en büyük saldırı olarak nitelendiriyor.

Sayın Altındal, Türkiye uzun zamandır gerek ABD gibi müttefiklerinde gerekse AB'den Ruhban Okulu'nun açılması yönünde dayatmalar var. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, Heybeliada Ruhban Okulu'nun bugünkü hukuki durumu hakkında bilgi verir misiniz?

Anayasa'nın 130. maddesi

Bugün tam olarak istenen özel ve özerk statüde bir Hıristiyan Ruhban Yüksek Okulu kurmaktır. “biz bu okulu liseden sonra bir yıl eğitim verecek, uluslar arası statüye tabi olarak kurmak istiyoruz” diyorlar. Bu “Türkiye Cumhuriyeti yasalarını işe karıştırmayın” demektir. Bu sonuç vermesi mümkün olmayan, dayanaksız bir taleptir. Burada Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün 1998 yılı Aralık ayında Heybeliada Ruhban Okulu Yönetim Kurulu'nu “Türk Devleti aleyhine propaganda ve yolsuzluklar yaptığı” gerekçesiyle feshettiğini de hatırlatmakta fayda var. Anayasa'nın 130. maddesine göre, bilimsel özelliğe sahip üniversitelerin devlet tarafından kanunlarla kurulabilir. Dini özelliğe sahip bir okulun kurulabilmesi için bu maddenin değiştirilmesi gerekir.

Bu noktada Milli Eğitim Bakanı'nın açıklamalarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Bakan 24 saatte açarım diyor. 24 ay geçse açamaz. Kanun değişikliği yapılmadan böyle bir şey mümkün değil. Bakan diyor ki; “biz Hollanda'da katedrali alıp cami yaptık”. Yalan. Yalan söylüyor. Hangi katedral alınıp cami yapılmış? Yok öyle bir yer! Varsa göstersin. Ama gösteremez, çünkü katedraller Vatikan'ın malıdır.kim malını kime veriyor da katedrali de alıp cami yapıyorsun. Efendim, Bakan Çelik “bir Türk ve Müslüman olarak” Ruhban Okulu'nu açmanın görevi olduğunu savunuyor.

Bu çok önemli, çok tehlikeli bir nokta. Bu olay dinin siyasete alet edilmesidir. Bakan kendini şeyhülislam yerine koyuyor. Dini gerekçelerle, Hıristiyan Ruhban Okulu açmaya kalkıyor. Kur'an da, hadislerde de, ayetlerde de böyle bir şey yok. Hani dini gerekçe? Türkiye'de laiklik hiçbir zaman bu kadar ihlal edilmedi. Bu olay tarih boyunca laisizme yapılmış en ağır saldırıdır.

HEYBELİ ADA RUHBAN OKULU'NUN KISA TARİHÇESİ

Heybeliada Ruhban Okulu 809 yılında Despotla Manastırı adıyla kuruldu. 860-862 yıllarında Kazaklar tarafından yıkılan okul, Patrik Fotios'un onarımının ardından yenide açıldı. Bir dönem Aya Tiada adıyla manastır-okul olarak sonrasında da 18. yüzyıla kadar manastır olarak faaliyetini sürdürdü. Kurum 1772 de yeniden kendi bünyesinde okul açtı. Bu okul da 1821 yılında çıkan yangında yandı. 1844'de açılan yeni binası ise 1894 depreminde büyük hasar görerek kullanılamaz duruma geldi.

Bugünkü binanın inşa tarihi 1896. Okul Lozan'a kadar Yüksek Ortodoks İlahiyat Okulu adını taşıdı. Lozan'dan sonra 1951 yılına kadar orta derecede meslek okulu olarak kabul edildi. Milli Eğitim Bakanlığı'nın 8 Aralık 1950 tarih ve 927.601 sayılı kararı ile teoloji fakültesine dönüştürüldü. 25 Eylül 1951 tarih ve 151 sayılı yazı ile de yurt dışından yabancı öğrenci kabul etmeye başladı. Heybeliada Ruhban Okulu Anayasa Mahkemesi'nin 12 Ocak 1971 tarih ve 1971-3 sayılı kararıyla kapatıldı. 1972 yılından itibaren Özel Heybeliada Erkek Lisesi adı ile azınlık okulu olarak faaliyetini sürdürdü. 1952 yılında Heybeliada‘da öğrenim gören 70 öğrenciden sadece 10 tanesi Türk'tü. 1971'e kadar verdiği 226 mezunun sadece 38'i Türkiye vatandaşıydı. Okulun 127 yılda verdiği toplam 930 mezundan 343'ü psikopos, 12'si psikopos Patrik seçildi. Okulun 1 Ekim 1844'teki açılışını Fener Patrikhanesi yaptı ve bu tarihten kapanışına kadar geçen sürede papaz yetiştirdi. Okuldan mezun olan papazlar dini misyonlarından çok siyasi faaliyetleriyle dikkat çektiler. Atanan metropolitler gittikleri yerlerde Türk düşmanlığını yaydılar. Okuldaki casusluk faaliyetleri dolayısıyla bazı patrikhane üyeleri ve metropolitler, vatandaşlık kanununu ihlal ettikleri için Türkiye'den kovuldular. Ruhban Okulu'nun Türklerin zihnine kazınan iki önemli mezunu var. Biri Atatürk'ün Nutuk'ta nefretle andığı, Patrikhane'yi fesat ve hıyanet ocağı olarak nitelemesine de sebep olan Mavri Mira üyesi ve eski Fener Patriği Athenagoras. Diğer ünlü Heybeli mezunu da Kıbrıs ta binlerce Türk'ün katlinden sorumlu olan, bir bebek katili ve soykırım önderi Makarios.


 

Papa Ayasofya'yı kutsayacak mı?

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal uyarıyor: Papa 16. Benedictus Türkiye'ye geldiğinde Ayasofya'da dua ederse, orası yeniden kilise olur!

Bin beş yüz yaşındaki Ayasofya, kilise olarak inşa edildi, 1453'te camiye çevrildi ve 1934'ten sonra Bakanlar Kurulu kararı ile müze haline getirildi. Ancak hiçbir zaman, cumhuriyet tarihindeki kadar spekülasyona maruz kalmadı. 1934'ten bu yana özellikle muhafazakâr kesim pek çok kez Ayasofya'nın ibadete açılmasını örtülü ya da açık biçimde istedi. 2002'de de Avrupa Parlamentosu üyesi bir grup milletvekili, Ayasofya'nın yeniden kilise yapılması için çalışma yürüttü. Son olarak Haziran 2005'te, Sürekli Vakıflar Tarihi Eserler ve Çevreye Hizmet Derneği'nin 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay'a dava açtı. Ancak Danıştay 10. Dairesi, yürütmenin durdurulması istemini bire karşı dört üyenin oyuyla reddetti.

Ancak araştırmacı Aytunç Altındal'ın son olarak ortaya attığı iddia, Ayasofya hakkındaki spekülasyonların belki de en büyüğünü oluşturuyor. Çünkü Altındal'a göre, kasım ayı içinde İstanbul'u ziyaret etmesi beklenen Papa 16. Benedictus, eğer Ayasofya'yı ziyaret eder ve bu mekânda bir de dua etmeye kalkarsa, büyük problem çıkacak. Zira Papa'nın dua ettiği mekânlar kutsal sıfatına haiz oluyor ve Hıristiyanlar tarafından da bir nevi hac yeri olarak kabul ediliyor. Altındal'a göre, 1967'de Türkiye'yi ziyaret eden Papa 6. Paul de Ayasofya'da dua etmek istemiş, mekânın müze olma gerekçesi öne sürülerek dua etme izni verilmemişti. Ama o dönem Sovyet tehdidi vardı ve konu büyütülmemişti. Peki bugün 16. Benedictus Ayasofya'da dua etmeye kalkarsa ne olur? Soruya ve sonrasına Altındal şöyle cevap veriyor: “Şimdi, Bartholemeos'un isteği üzerine Türkiye'nin bir numaralı düşmanı 16. Benedictus, muhtemelen İstanbul'daki kilisenin kurucusu Aziz Andre'nin doğum günü olan 30 Kasım'da gelecek ve bir oldu bittiyle burada dua etmek isteyecek. Türkler bu ikinci girişime de engel oldukları takdirde, Avrupa ‘Papa'ya kilisede dua ettirmediler' diye ayağa kalkacak. Bu yüzden Papa'ya önceden haber verilmeli ki, o da gitsin kendine dua edecek başka kilise bulsun.”

Peki Papa'nın bir kez dua etmesi göz ardı edilemez mi? Altındal'a göre, ‘bir kereden bir şey olmaz' yollu söylemin en büyük destekçisi Fethullah Gülen ve çevresi olacak. Ancak bu, basit bir dua değil ve iki olası sonucu var. Birincisi ertesi gün, 100 bin Müslüman'ın kapıya dayanıp namaz kılmak istemesi. İkinci olarak. Papa'nın kutsadığı bu mekânın Hıristiyanlar için de otomatikman dua mekânı haline gelmesi.
''Hz. Muhammed'in tükürüğü Ayasofya'yıkoruyor''

Evet, Ayasofya hakkındaki son iddia bu. Ama söz konusu yer Ayasofya olunca, 1500 yaşındaki bu kutsal mekân hakkında ileri sürülmüş pek çok başka spekülasyon olduğunu söylüyor Altındal ve başlıyor anlatmaya. Yazının devamı Aytunç Altındal'ın bugüne kadar Ayasofya hakkında ileri sürülen spekülasyonlar arasında en kayda değer bulduklarını kapsayan bir seçki. Hemen belirtelim, az sonra okuyacaklarınız, herhangi bir turist rehberinin anlattıklarından çok farklı bir Ayasofya'yı gözler önüne seriyor:

                                                                                                     

Avarlar, Ayasofya'nın altınlarını alıyor
Avarlar, 575 yılında Roma'yı kuşatıyor ve Papa 1. Benedictus, fidye vererek kendini kurtarıyor. Ama Avarlar, 614-619 arasında bu kez İstanbul'u kuşatıyor. Patrik Sergius, Ayasofya'daki kutsal ama altından olan ne varsa erittirip para haline getirerek Avarlar'a veriyor. Avarlar, bir miktar da Bizanslı kadını alarak kuşatmayı kaldırıyor.

Hz. Eyüp öldürülüyor
674 yılında Araplar İstanbul'u kuşatıyor. Hz. Eyüp, “Ayasofya'da namaz kılıp ezan okursam kuşatmayı kaldırırım” diyor. Bizanslılar buna razı oluyor. Hz. Eyüp gelip ezan okuyup namaz kılıyor; ama dışarı çıkar çıkmaz Bizanslılar tarafından öldürülüyor.

Arapları Meryem Ana püskürtüyor
714 yılında Araplar yine geliyor ve 718'e kadar kent muhasara altında kalıyor. Bu sırada imparator, “Herkes eline haç alsın, surların etrafında dolaşsın; bu bizi koruyacak” diyor. Patrik de “Meryem Ana ikonalarını alın ve dolaşın; asıl bu bizi koruyacak” diyor. Gerçekten de Meryem Ana'nın gebe kaldığı 15 Ağustos günü, Araplar kuşatmayı kaldırıyorlar. İmparatorun gücü sıfıra iniyor.

Hz. Muhammed'in tükürüğü Ayasofya'yı koruyor
Bizans sanatı konusunda sayılı uzmanlardan İngiliz Anthony White'ın aktardığına göre, Hz. Muhammed'in peygamber olduğu dönemde Ayasofya'nın küçük kubbelerinden biri çöküyor. Tamiratta başarısız olan Bizanslılar, Peygamber'e elçi gönderiyor ve “Yeniden yerine oturtabilmek için ne yapmalı?” diye soruyorlar. Hz. Peygamber özel taşlar, kum ve bir de kap içinde kendi tükürüğünü gönderiyor. Tükürük harca karıştırılıyor. O kubbeye bir daha hiçbir şey olmuyor.

Ortodokslarla Katolikler Ayasofya'da ayrılıyor
1054 yılında papanın temsilcisi Kardinal Humbold, patriğin yönettiği ayin sırasında Papa'nın patriği aforoz ettiğini bildiren fetvayı açıklıyor. Ayin bozuluyor, kargaşa çıkıyor. Böylelikle Ortodoks ve Katolik kilisesi, birbirine darılarak temelli ayrılmış oluyor. Ayrılık 911 yıl sürüyor. 1967'de 6. Paul, İstanbul'a gelerek dargınlığı sona erdiriyor.

Kutsal Emanetler çalınıyor
1204 yılında Haçlı orduları İstanbul'u yağmalarken Ayasofya'da ne kadar kutsal eser varsa hepsini kaçırıyor. Geçen yıl Vatikan, jest yaparak kutsal emanetlerden bazı bölümleri geri verdi.

Deisis Mozaiği'ndeki Hz. İsa değil
1264'te İstanbul, Haçlıların elinden kurtarılıyor. Bundan sonra, Ayasofya'nın içinde Deisis Mozaiği yapılıyor. Bu mozaikteki İsa figürü ABD'li araştırmacı Roberto Solarion'a göre, gerçekten İsa değil, Kemerhisarlı (Tyana'lı) Apollon. (Hatırlanacağı gibi Tempo Ocak 2005'te Aytunç Altındal'ın bu konuda bir kitap hazırladığını duyurmuştu. Kitap, nisan ayında piyasaya sürüldü.) Bunun ispatı ise mozaikteki İsa figürünün sağ kaşının üzerindeki yara izi. İz, 11 sayısına işaret ediyor. Pisagorcu tarikat üyesi Apollon'da da bu iz var. Figürün Apollon'a ait olmasının nedeni ise paganların Anadolu'da zorla Hıristiyanlaştırılırken, İsa'nın resmini yapar gibi görünseler de, Apollon'un resmini yapmaları.

Deisis Mozaiği'ndeki Meryem Ana değil
Mozaikteki Meryem figürü, ellerini İsa'ya doğru uzatmış vaziyette. Oysa Hıristiyan şeriatına göre yapılan resimlerde Meryem'in ellerinde İncil ya da İsa olması gerekiyor. Dolayısıyla bu figürdeki Meryem, ‘anne' değil Mecdeli Meryem olarak da bilinen ve Hz. İsa'nın eşi olduğu varsayılan kadına ait.

Kutsal Kâse aslında Ayasofya
Kutsal Kâse, aslında Hz. İsa'nın içit kabı değil, ‘dişil prensip'i temsil ediyor. Bu prensibin adı ‘Sofya'. Yani Kutsal Kâse'nin kendisi Ayasofya ki, Hıristiyanlık inancına göre bütün kiliseler rahim örnek alınarak yapılıyor. Bunların en kutsalı da yani ‘Kutsal Kâse' de Ayasofya.

Bizans'ın ilk gizli teşkilatı Ayasofya'da kuruluyor
Mikail Cellius adlı bir filozof, Bizans'ın ilk gizli teşkilatını Ayasofya'nın mahzenlerinde kuruyor. Aynı mahzenler, aynı zamanda Gnostik Hıristiyanların gizli kitabı Picatriks'in de çevirilerinin yapıldığı mekân.

İlk düz haç Ayasofya'da kullanılıyor
Hıristiyanlar, İmparator Jüstinyen döneminde Akhineton Haçı adı verilen şekli bırakıyor ve düz haç modeline geçiyor. Bu da ilk kez Ayasofya'da kullanılıyor.

Çapraz Haç'ın anlamı
Aziz Andre'nin üzerinde idam edildiği haç, çapraz formda. İstanbul'daki kilisenin kurucusu sayılan Aziz Andre'nin anısına tavana çapraz haç motifi işlenmiş.

Dandolo İstanbul'u alıyor ve ölüyor
Latin komutan Henricus Dandolo, Papa'nın çağrısı üzerine İstanbul'u almak zorunda kalıyor. Bizanslıların tehdidi oldukça ilginç: Eğer bu kenti alırsan ölürsün. Dandolo kenti alıyor ve ölüyor. Mezarı halen Ayasofya'da.

Ayasofya kiliseye hiç ait olmadı
Ayasofya kilisenin malı değil. Çünkü mekân imparatora ait kabul ediliyor. Dolayısıyla 1453'te Fatih Sultan Mehmet de Ayasofya'nın değerini ödeyerek bir vakıfla kendi üzerine geçiriyor. Daha sonra da padişahların malı olarak devam ediyor.

Ayasofya'daki Hermetik semboller
Dört balık: Tavandaki dört balık sembolü aslında dört Gospel'e atıf. Balık, iman anlamına geliyor. Bu İsa'da bütünleşmiş olan imanı temsil ediyor.

Baklava
Bu şekil, eğer yuvarlak olsaydı kainat anlamına gelecekti. Oysa baklava motifi yeryüzü anlamına geliyor. Yeryüzünün merkezinde haç, haçın merkezinde de İsa var.

Mantra ve sekiz köşeli yıldız
Sekiz çeperli gül, aslında mantrayı temsil ediyor. Çevresindeki sekiz köşeli yıldız ise kainatın sekiz köşesi olduğunu gösteriyor. Bunlar asıl olarak paganik semboller.

Diğer Hermetik semboller
Daire, kainat anlamına geliyor, etrafında da minik noktalar var; onlar da yıldız demek. Bu, aynı zamanda şifa sembolü. Kenarlardaki defne dalları da Hermetik öğretiye ait. var. Aradaki haça benzer figürler de bir nevi Hermetik takıyye.

Vikingler de Ayasofya'da
İkinci kat balkonlarından birinde, Vikingler'e ait Rune alfabesiyle yazılmış yazılar bulunuyor. Bu en mistik yazı tarzlarından biri olan Elgir Rune'u. Aynı yazılardan, bodrumdaki mahzenlerde de var.

Ayasofya'ya ait efsaneler
Sekizinci sütun altında Hıristiyanlığın en büyük değerleri saklanıyor iddiası tamamen palavra. Çünkü Haçlı orduları bunların hepsini çalmış. Hz. İsa'ya ait gerçek haça ait parçalar ise 640 yılında imparator Heraklios tarafından Kudüs'e gönderilmiş. Aynı şekilde mahzenlerin altındaki tünellerden Kınalı Ada'ya kadar bir tünel


“SIRLARIN EFENDİSİ” İLE “TARİHLERİN EFENDİSİ” KARŞI KARŞIYA

 

SAADETTİN TEKSOY: “Hazreti İsa'nın kanının döküldüğü kutsal kâse Ayasofya'da sekizinci taşın altında”

AYTUNÇ ALTINDAL: “Saadettin misin, Maadettin misin, her ne karın ağrısıysan bu söylediğin hiçbir gerçek payı yok. Kâse diye bir şey var mı ki Ayasofya'da olsun?”

 

Sırların Efendisi programında, Saadettin Teksoy Hıristiyanlık tarihini sarsacak bir iddia ile karşımıza çıktı.İsa'nın kanının döküldüğü Kutsal Kâse'nin Ayasofya'daki sekizinci taşın altında olduğunu iddia eden Teksoy'a gittik.iddialarının dayanaklarını sorduk.Aldığımız cevaplar bizi bir de bilene soralım dedik ve tarihçi Aytunç Altındal ile konuştuk.

(Saadettin Teksoy'a soruluyor)

Yeni programınız Sırların Efendisi'nde ortaya bir çok iddia atıyorsunuz.Bunlardan biri de Ayasofya'nın şifrelerini çözdüğünüz iddiası.tam olarak ne demek istediğinizi anlatır mısınız?

Dab Brown'ın “Da Vinci'nin Şifresi” kitabı tamamen uydurmadır.Aslında Da Vinci'nin Şifresi İstanbul'da Ayasofya'dadır.Sekizinci taşın altında.Hazreti İsa'nın gerildiği çarmığın bir parçası, Hazreti Musa'nın asası Ayasoya'daki sekzinci taşın altında.Hatta Hazreti İsa'nın kanının döküldüğü kutsal kâse de aynı taşın altında.

-Hazreti Musa'nın asası herhangi bir müzede sergileniyor mu?

Topkapı Sarayı'nda sergileniyor.Ama İsrail'de Musa'nın yedi farklı asası var.Ama denizleri yaran gerçek asa sekizinci taşın altında.

- Daha öncede “sır”lı bir program yapıyordunuz.Şimdikiyle arasındaki fark nedir?

Bu programda her şey kanıtlı ve doğru.Hayal ürünü hiçbir şey yok.

-İnler cinler yok yani...

Hayır yok

-“Kanıtlı” diyorsunuz.Nasıl diyorsanız iddialarınızı?Mesela Ayasofya'da tarihi değiştirecek bir şeyler buluyorsunuz.Herhalde bir şekilde sekizinci taş kaldırılıyor ve izleyiciler de görüyor değil mi?

Hayır efendim.Taş kaldırılır mı hiç?Bilimsel be ilimsel olarak veriyoruz kanıtları.Göremiyoruz tabii ki.

-Nasıl hazırlanıyor bu program?Neye göre tarihin bir bölümünün sırlarla dolu olduğuna karar veriliyor?

Tarihçilerle beraber hazırlanıyor bu program.Tamamen akademik bilgi yüklü ve bilimsel temele bağlı.

-Peki programın aşamasında bulunmayan tarihçiler sizce buna tepki göstermeyecek mi? “Sana ne oluyor kardeşim!Tarihçilik sana mı kaldı?” demezler mi?

Yoo, tam aksine Çok mutlu oluyorlar ve programlar devam ettikçe daha da mutlu olacaklar.Sonuçta biz burada çok iyi bir şey yapıyoruz.

-Programınızı beraber hazırladığınız tarihçiler tanıdığımız isimler mi?

Sekizinci kişilik bir ekip...İsimlerin açıklanmamasını isteyen tarihçiler var.Uçuk kaçık sallama bilgiler asla yok.Bugüne kadar bu programların bir benzeri olmadı.TRT dönemi de dahil tarih böyle işlenmedi.

 

(Aytunç Altındal'a soruluyor)

-Hazreti Musa'nın denizler yardığı asası,Hazreti İsa'nın Çarmığa gerildiği Haçın bir parçası ve yine Hazreti İsa'nın çarmığa gerildiğinde içine kanının aktığı kutsak kâse Ayasofya'da sekizinci taşın altındaymış.Siz ne dersiniz?

Musa'nın asasıyla denizleri falan yarması tamamen efsane...tarihsel olarak verilen, ama olup olmadığı belli olmayan bir tek olay var, o da şudur:İmparator Constantin, 325 yılında 1.Ekümeni konsülü topluyor ve Hıristiyanlık diğer dinlerin arasında bir din olarak kabul ediliyor.O sıralar Constantin Hıristiyan bile değil henüz.Bu arada Constantin'in annesi Alleyna, Kudus'e gidiyor ve Afrodit mabedinde ne hikmetse yaklaşık İsa'nın ölümünden 323 yıl sonra, birdenbire çarmığa gerildiği haçın bir parçasını buluyor.Ve bir kısmını İstanbul'a getiriyor, bir kısmını da Kudüs Kilisese'ne bırakıyor.Bunca yıl kimse bulamıyor o buluyor işte nasıl oluyorsa.

-Nasıl anlıyorlar buldukları bir haç parçasından onun İsa'nın gerildiği çarmıh olduğunu?

Hıristiyanlığı güçlendirmek için o olduğunu söylüyorlar.Hıristiyanlık inancına bağlılığı artırmak için yapılan bir oyun bu.Oyun da olsa Tarihte böyle bir durum var, ama ne Musa'nın asası ne de başka bir olay tarihte yok.

-Peki ya kutsal kâse?Gerçekten Ayasofya'da olma ihtimali var mı?

Ayasofya'362 yılında İmparator Constantin'ın oğlu Contantinus döneminde yapılıyor.O zamanki adı “Büyük Kilise”. Bugünkü hali de değil, düz ağaçtan bir kilise...Sonra yanıyor.İlk yapılışında 90 sene sonra, Deodius döneminde yeniden yapılyor ve Ayasofya adı veriliyor.532 senesinde İstanbul'da büyük bir isyan çıkıyor.Nika isyanı...Bu isyan sırsında Ayasofya tamamen yıkılıyor ve yakılıyor.Jüstinyen yeniden yaptırıyor.562 yılında inşaat bittiğinde Ayasofya'nın şu anda gördüğümüz hali ortaya çıkmış oluyor.

-Kutsal Kâse hikayemize hangi aşamada dahil olacak peki?

Kutsal kâse masalına gelince...İki ayrı hikayesi vardır.Birincisi 1054 yılında, Urfa Harran'daki Sabii Kilisesi yıkılınca oradaki kitaplar Bizans'a, “filozoflar konsülü” olarak bilinen Micheal Psellus'a getiriliyor.Kitaplar tercüme ediliyor ve Çıkan sonuçta bu kitapların Hıristanlığa çok aykırı olduğu ortaya çıkıyor.Yani Hıristiyanlığa karşıt yazılar içeiryor.Bu kitaplara “Picatrix” yani “gizli kitap” adını veriyor.Bu kitabın asıl adı ise “Hikmet sahibi olanların Tanrısı”. Michael Psellus ve arkadaşlarının...Kitabın Çevrimden sonra ilk Rönasans dönemi başlıyor, Hıristiyanlık sorgulanmaya başlanıyor,.1170 yılında “Cretien de troy” adlı yazar,”Parceval ve yuvarlak masa şövelyeleri” adlı kitabı yazıyor ve ilk defa kutsal kâse bu kitapta anlatılıyor.Tabii ki masal olarak...Az evvel Ayasofya 562 yılında tamamlandı demiştik.1170'de, yani yaklaşık 500 sene sonar bir kitap yazılıyor ve kutsal kâse diye bir şeyden ilk defa bahsediliyor.Neticede 500 yıl sonra Ayasofya'dan bir sütunu kaldırıp altına kutsal kâse falan koymak mümkün değil.

-Kutsal kâsenin iki ayrı hikayesi var demiştiniz.İkinci nasıl?

İkinci versiyonda şöyle: İsa öldüğü zaman İncil'de çok esrarengiz birinden söz edildiği ortaya çıkmıştı.Joseph Arimathea...İncil'de yazdığına göre, İsa bu adamın (Arimathea) kendisi için satın aldığı mezara gömülüyor ve daha sonra bu mezar boş bulunuyor.Rivayete göre Arimathae 40 sene hapis yatıyor,yaşlanıyor.Yaşlılığında İngiltere'yr gidiyor, beraberinde de İsa'nın kanını taşıyan bir kâse götürüyor.İlk kiliseyi İngiltere'de kurduğu, dolayısıyla İngilizlerin ilk Hıristiyan olduğu söyleniyor.Bu kilisede, Kutsal Kâse Kral Arthurdönemine (11'inci yüzyıl) kadar saklanıyor.Kilise'nin Parseval denen şövalyesi kutsal kâseyi görüyor.Fakat yapılan araştırmalarda ortaya şu sonuç çıkıyor: 12'nci yüzyılda Guyot(Kyot) diye bir şair İspanya Toledo'da Farsça eski bir kitap buluyor.Bulduğu bu kitaba latince “Flegitanis” adnı veriyor.Farsçası “Felekdane” olan bu kitap astroloji be büyüyle ilgili.Kitabın Sabiilerden (Urfa Harran) geldiği ortaya çıkıyor.Sabiiler yani Gnostik Hıristiyanlık...İsa'yı tanımıyorlar, onlar için bir önemi yok yani.Bu kitapta ilk defa kutsal kâse hikayesi anlatılıyor.Arapça'da 931 yılında ölen Müslüman gizli ilimci İbn-ül Massarra tarafından İspanya'ya getirildiği ortaya çıkıyor.Kitapta kutsal kâse diye bir prensibin varlığından bahsediliyor.Yani ilk kilise kadın cinsel organına göre yapılmış.Bir kapı vardır, dar(döl yatağı) ve uzun bir koridor vardır, sonra açılır (yumurtalıklar), bitiş noktasında da bebek İsa vardır.(rahim) O yüzden kiliseye girildiğinde tekrardan ana rahmine dönülmüş olur.Kutsal kâse de tamamen dişil prensibin ele alınması meselesi...Dişil prensibin kainatta oynadığı rolün dikkate alınması gerektiği mesajıdır.Demem o ki, kutsal kâse diye gözle görülen elle tutulan bir şey yok, yalnızca bir prensibin anlatım şekli.

-Peki yıllardır kutsak kâsenin varlığından bahsediliyor.Bugüne kadar kasenin sergilendiği bir yer var mı?

Kutsak kâse manastırı var İspanya'da.11, 12 ve 13'üncü yüzyıllarda kutsal kâseye inananlar önce Fransa'da, sonra İspanya ve İtalya'da; Albigen, Cathare ve Beguin diye bilinen Hıristiyanlar var.Katolik kilisesi 2.5 milyon üyesi olan bu insanlara karşı haçlı seferi düzenliyor ve tamamını yakıyor, katlediyor(13.yüzyıl).Kaçanlar, kurtulanlar İspanya'ya sığınıyorlar ve Kutsal Kâse Manastırı adında bir manastır kuruyorlar(17'inci yüzyıl)...Şimdi tüm bunlar tarihçiler tarafından incelenmiş ve çıkmış sonuçlardır.Bu sonuçları bir kenara bırakıp “kutsal kâse şu taşın altındadır” falan demek her şeyden önce tarihe hakarettir ve tarih bilimine aykırıdır.

Ayasofya'yı bir kenara bırakırsak gerçekten bir kutsal kâse var mıdır?

Bunun cevabı bellidir.Kutsal kâse Hermetik ilimlerin bir sembolüdür.Bu sembolde dişil prensibi göstrerir.Dişil prensib de Sofia'dır.O yüzden “dişil”prensib Aya Sofia'da” deniliyor.Aya “Azize” demektir.İsa'dan sonra 325 yılında İmparator Constantin tarafınfan toplanan 1.Ekümeni konsülünde, Sofia Logos “eril” prensib olarak tercüme ediliyor ve kilisenin sadece erkeklerden kurulu olmasıyla beraber “dişil” prensib gözden kaybediliyor.Bu Logos da İsa Mesih olarak ian ediliyor.İsa'nın kendisine ait bir sözü yok.Dördünce İncil'de (Yohanna İncili), Aya Sophia'nın adı, Sofia Logos yapılıyor.Bunlar işin tarihi kanıt bölümü, neticede Ayasofya'da kase falan yok.Olması tarihe, bilime ve mimariye aykırı, çünkü ortada kase yok.

-Farzedelim ki var ve Ayasofya'da sekizinci taşın altında olduğu ortay çıkıyor...

Olamaz.Zaten olsaydı Bizanslılar çıkartırdı.

-Musa'nın denizleri “yarmamış” olan asasının Ayasofya'da olması mümkün mü?

Ayasofya'da asa da yok.Daha önce sizin derginizle yaptığımız röportajda da anlattığım gibi, Atasofya'da bir tane sır bardır, onu da ben “Yoksul Tanrı” kitabımda açıkladım.

- Kitabınızda “İsa diye biri yoktur” diyorsunuz.Bunu söylediğinize göre de olmayan birinin çarmıha gerildiği haç ve kanının olduğu kutsal kasesi de olamaz demiş oluyorsunuz.

Tabii canım, hepsi hikaye.İnanca göre çarmıha gerilip ölen kişi İsa bile değil.Dolayısıyla onun kanı nasıl alınmış olabilir?Her dinin içinde masallar vardır.Mesela size çok komik bir masal örneği veriyim.”Buda” var değil mi?Budizm'in kurucusu...Buda'nın annesi prensestir, bir incir ağacının altında uyurken bembeyaz dev gibi bir fil geliyor ve uyuduğu sırda onu döllüyor ve Buda beyaz filin annesini döllemesi sonucu dünyaya geliyor.Hadi bakalım olur mu böyle bir şey?Bir defa fille ilişkiye giren kadının ölmesi gerekir.İnsanlar irrasyonel olanı merak ediyor.

 

Haftalık dergisi 29 haziran- 5 temmuz

 

“Atatürk‘ün vasiyetini saklamayın”

Atatürk 50 yıl sonra açıklanmak üzere bir vasiyet bıraktı mı bırakmadı mı? Bu vasiyette hilafete dair bir projesi var mıydı yok muydu? Devletin gizli belgelerine vakıf kimi devlet adamları bunu kabul ederken kimisi red ediyor. İddiayı ortaya atan araştırmacı-yazar Aytunç Altındal ise hala kararlı...

Atatürk'ün gizli ve açıklanmayan bir vasiyeti olduğu geçen hafta Türkiye'nin gündemine geldi. İddiaların sahibi yazar Aytunç Altındal'dı ve bu görüşünü 1981 yılında yazdığı bir kitapla ilk kez ülke gündemine taşımıştı. İddiaya göre Atatürk, ölümünden 50 yıl sonra açıklanmak üzere bir vasiyet bırakmıştı ve 400 sayfadan oluşan bu vasiyet genç Türkiye Cumhuriyeti'ne ilişkin siyasi, toplumsal ve tarihsel görüşleri içeriyordu. Vasiyette bulunduğu iddia edilen en çarpıcı nokta ise Mustafa Kemal Paşa'nın İslam devletlerinin oluşturacağı bir konsey aracılığıyla hilafet müessesesinin yeniden oluşturulması görüşüydü. Altındal'a göre 1988 de dolan bu süre vasiyeti okuyan Kenan Evren tarafından, toplumun bu görüşlere açık olmadığı gerekçesiyle açıklanmamış ve üzerine bir 25 yıllık daha yasak konmuştu. Kenan Evren bu iddiaları kesin olarak reddetti. İddialar üzerine İstanbul Bağımsız Milletvekili Emin Şirin, TBMM Başkanlığı'na bir soru önergesi verdi ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in yanıtlamasını istedi. Bakan Çiçek, böyle gizli ve yasaklı vasiyet bulunmadığını, Ziraat Bankası'ndan getirtilen kasalara konulan belge ve eşyaların 1964 yılında Genelkurmay Başkanlığı Harp Dairesi ile Milli Eğitim Bakanlığı'na usulüne uygun şekilde devir ve teslim edildiğini açıkladı. Altındal ise “ben belgelerin usulüne uygun olarak devredilip edilmediğini sormuyorum: bu belgeler niye açıklanmıyor diye soruyorum.” diyor . Atatürk'ün siyasal, toplumsal ve tarihsel tasavvurlarını içeren belgelerin 1988 de Kenan Evren' e geldiğini Hereke Hakimi Nurullah Aydın tarafından tutulan zapta göre de Evren' in evrakların bazılarını açıkladığını, kalanın üzerine de 25 yıl daha yasak koyduğunu savunan Altındal, 1989-1990 yıllarında Sabah Gazetesi' nde bunların defalarca yazıldığını, Nurullah Aydın' ın yazdığı raporun da yayımlandığını hatırlatıyor.

1958' de Menderes' in de bu vasiyeti okuduğunu ve bir konuşmasında halka “İsteseniz siz hilafeti de getirirsiniz” dediğini vurgulayan Altındal “ neden bunu söylüyor? Söylemesinden bir süre sonra 27 Mayıs darbesi oluyor ve idam ediliyor. Bunlar durup dururken söylenmiş,yapılmış şeyler değil... Emin Şirin “Aytunç Altındal bunu neden ortaya attı” diyor. Anlatayım...”

İngiliz diplomata dikkat

“6 Kasım 2004'te İngiltere Dışişleri Bakanlığından ve istihbaratından üst düzey bir diplomat Türkiye'ye sürpriz bir ziyaret yaptı, bazı temaslarda bulundu, Abdullah Gül' le de görüştü ve bir açıklama yaptı: 'İslam aleminin artık bir halifeye ihtiyacı vardır ve Türkiye de buna öncelik etmelidir.'dedi.

10 Kasım 2004 te, 4 gün sonra ben de bunu Akşam Gazetesi'nde “Atatürk'ün vasiyeti içinde bir hilafet projesi var mıydı” şeklinde anlattım.Mustafa Kemal Paşa'nın genç Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili tasavvurları var; bunlar Ziraat Bankası'nda bir kasada saklanıyordu.Kasım 2004'te sorduğum zaman Evren'in cevabı şu oldu: “Öyle bir gizli vasiyet yok; fakat belgeler var, ben bu belgeleri okudum, yayımlanması gerekenler yayımlandı, olmayanlar kaldırıldı.Öyle mühim bir şey yok,Mustafa Kemel Paşa Fransız bir gazeteci ile bir gece geçirmiş, onları yazmış.” SKY TV'dekendisine cevaben “sayın Evren okadar belge okumuş, aklında kala kala sadece bu kalmış, şaşırmadım, kendiside çıplak kadın meraklısı bir ressam oldu başımıza” dedim.

Sonra Emin Şirin konuyu Meclis'e getirdi, Adalet Bakanı Cemil Çiçek yazılı olarak cevapladı.Bakan “Bu belgeler 1934 yılında askeri arşive ve Milli Eğitim Bakanlığı'na usulüne uygun olarak devredilmiştir” diyor.Ben bu belgelerin usulüne uygun olarak devredilip devredilmediğini sormuyorum; bu belgeler niye açıklanmıyor diye soruyorum.Dolayısıyla soru “O belgelerde ne var?” Diyorlar ki “Belgelerin üzerinde 50 yıllık yasak yok, askere devredilmiş bilgilerin açıklanması gerekir, Bakan bilgilerin usulüne uygun olarak devredildiği konusunda bilgi veriyor, belgelerin ne olduğu konusunda bilgi vermiyor.Muhtemeldir ki bu bilgiler Ziraat Bankası kasasında saklıdır; bu belgeler açıklansın.Bu çok önemli neden önemli?

 

“ABD ve İngiltere'nin hilafet projesi engellenmeli”

Çünkü ABD'nin ve İngiltere'nin bir hilafet projesi var ve şu anda da Türkiye'de kendisinin halife olabileceği düşüncesinde insanlar var, bir tanesi de Amerika'da bunların... Mustafa Kemal Paşa'nın Nutuk'ta da yer alan bir tasavvuru var.Diyor ki “Günümüzde (1920'lerden söz ediyor) 3 tane müslüman ülke var, Türkiye, İran ve Afganistan... İleride bu sayı 45-50'ye çıkar, o zaman müslüman devletler bir araya gelirler ve 5 devletten oluşan bir dış konsey kurarlar ve bu konsey büyük millet meclisleri aracılığıyla, rotasyan usulüyle hilafeti temsil eder” projesi bu... Bugün ABD de diyor ki “Hilafet devletler nezdinde olursa İslam ülkeleri güçlenir, bir şahsı halife etmekle bunu yürütmek lazım.” İngiltere'nin de isteği bu...

Adamlarından birini halife diye yutturabilirlerse onunla anlaşarak işleri götürecekler.Halbuki İslam ülkeleri birliğinin dış konseyi olursa götüremeyecekler.Mesele burada.Ben bir şahsa binaen hilafet kurulmasına karşıyım; zaten cumhuriyet ilan edilmeniz için saltanatı kaldırmanız lazım.

Cumhuriyet saltanatın alternatifidir.Ama hilafet başka bir olay...Zaten Mustafa Kemal Paşa da 1922 yılının Kasım ayında Meclis'te yaptığı saltanat ve hilafet konulu konuşmasında saltanatı eleştiriyor, hilafeti övüyor.Bunun belgelerini 1981'de eski Türkçe olarak yayımladım.ABD'nin büyük Ortadoğu projesinde bir yandan Fener Patriği'nin ekümenik yapılması var; bir yandan da Türkiye'nin hilafeti ve halife olarak kendi adamlarını getirme konusu var.

 

“İlerde güçlenirsek neden olmasın”

Bunun önünü kesmek için diyorum ki, Mustafa Kemal Paşa'nın bir tasavvuru vardı; bu maalesef bu güne kadar konuşulup tartışılmadı.Hilafetin kaldırıldığı günden bu yana bu tartışma var.O günlerdeki kanunlarımız “hilafet büyük millet meclisinin nezdinde temsil ediliyor” deniyor.1924'te hilafet kaldırılırken yabancı devletlerle girilen mali ilişkilerde “İslam'ın halifesi bunlara el açtı” dedirtmeme düşüncesi rol oynadı.İleride Güçlendiğimizde niçin olmasın diye bir görüş var.

“Ekümenik olursa birileri de halifelik ister”

Avrupa birliği hayali bitti, o iş yattı.Yıllardır bunu hiç olmayacağını, hatta imtiyazlı ortaklık bile verilmeyeceğini anlatıyorum.Türkiye'nin yeni birlikteliklere ihtiyacı var.bu noktada Mustafa Kemal Paşa'nın tezi tartışılır; beğenilir beğenilmez kurulmuş bir G8 var.AB hayali yerine G8 ve İslam kalkınma Örgütü'nün de başkanlığında yeni arayışlara gidilebilir.

Belgelerin açıklanmasını, hilafet konusunun da Mustafa Kemal Paşa'nın çizdiği Şekilde tartışılmasını ve ABD ve İngiltere'ye de şahız bazında bir hilafet kurdurma imkanının ortadan kaldırılmasını istiyorum.Ekümenliğe karşı çıkışımında nedeni bu... Çünkü ‘eğer papaz ekümenik oluyorsa, ben de halife olurum' diyecekler bulunur.”

 

Nokta Dergisi/26 Haziran 2005

 

 


 

11 SAYISININ GİZEMİ APOLLONİUS AYASOFYA'DAKİ İSA MOZAİĞİ Mİ?

 

‘‘Apollonius araştırmacısı Roberto Solarion'un iddasına göre Ayasofya'daki ‘‘Sahte İsa Mesih'' mozaiği Solarion'na göre bu tasfir gerçekte Apollonius'a aittir ve üzerinde özel bir şifre vardır: sol kaşın üstünde 11 sayısına uygun bir yara işareti. Gizli teşkilata girenlere böyle bir işaret konuyor, Apollonius 16 yaşında iken Pisagorcu bir gizli teşkilata girmiş, Urfa-Harran bölgesinde 11.yy'a kadar Apollonius'a tapıyorlar 572 yılında Urfa Kralı Anatolius sözde İsa resimleri yaptırıp Apollonius'u resimlerin içine gizlettiriyor. Fakat biz buna Apollonius dersek bizi keserler diye de İsa suretinde Apolloniuslar yaptırıp 11 işaretini koyuyorlar. 10 kabbalah da mükemmel olan sayıdır. 11 ise kutsal bir sayıdır; kullanılmaz ve ‘ ‘Lilith ın rakamı'' olarak kabul edilir. Dişil prensibi (Sophia/Hikmet) temsil eder. Yahudiler 11 den çok korkarlar. Adem'in Havva'dan önce bir çok karısı olduğuna, bunların yüzleri olmayan ve her genç erkeği baştan çıkartan Lilit'lar olduğuna inanırlar. Evlerinin kapısına Lilit girmesin diye muska koyarlar. 11 aynı zamanda tıpkı iki gibi bütünden ayıran demektir. 11 sadece ve sadece Pisagorcular tarafından kutsal bir sayı olarak görülür. Sebebi de, 1 ve 1, yani hem dişil hem de eril prensibi (Logos) aynı bedende saklanmasıdır.''

 

VATİKAN UZMANI ARAŞTIRMACI YAZAR AYTUNÇ ALTINDAL, ÖNÜMÜZDEKİ HAFTA ÇIKACAK KİTABINDA ‘‘VATİKAN'IN EN ÖNEMLİ SIRRI'' NI DEŞİFRE EDİYOR.

 

TARİHİN EN GİZLİ YALANI

‘‘İsa'yla aynı zaman diliminde, bugün Kemerhisar dediğimiz yerde yaşamış Apollonius isimli bir şifacı var. İsa Mesih'in yaptığı söylenen ölü diriltmeyi Efes'te yapmış. Kendisinden ‘‘İnsan suretindeki Tanrı'' diye bahsediliyor. İşte bu adamın hayatı intihal yoluyla İsa'ya atfedilmiş.''

‘‘Önce Tapınak Şovalyeleri, ardından Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı, Sion Teşkilatı ve sonra Masonlar bu sırrı günümüze taşıyorlar. Apolllonius'un hayatı 1501'de yayımlanıyor, Kilise bunu hemen yasaklatıyor. 1954'te ABD'de Alice Weston bu olayı güncelleştirerek tartışmayı alevlendiriyor.''

‘‘Tartışılmaz gerçeklik olarak kabul edilen İncil metinlerinin aslında tamamen ilk dönem Kilise babaları tarafından uydurulmuş yalanlar oldukları, önce akademik çevrelerde son yıllarda da kamu oyunda tartışılmaya başlandı. Hıristiyanlıkta İsa Mesih denilen kişi ancak Müslümanlara göre peygamber olan Kuran'da anlatılan kişi olabilir. Yoksa tanrının oğlu yapılmış olan kişinin hiçbir gerçeklikle ilgisi yok.''

‘‘Sır'' mı? Son yıllarda tüm dünyada belki de en çok tartışılan konu olan Hz.İsa'nın yaşamı, ‘‘Sır'' kelimesinin gündelik lisanımızdaki kullanımını misliyle artırdı.

Da Vinci Şifresi ile kitlelerin gündemine giren Hıristiyan dünyasının sırları, hemen herkesin dilinde. Hz. İsa'nın soyunun devam ettiği, ruhbanların Katolik Kilisesi'nin eliyle Hıristiyanlığı bir devlet dini haline getirdiği ve bu sırrı bilen gizli cemiyetlerle yüzyıllardır arasında savaş olduğu yazılıp söyleniyor uzundur. Aytunç Altındal yeni kitabı ‘Yoksul Tanrı/Tianalı Apollonius'la tartışmaları bir sonraki basamağa taşıyor şimdi: ‘‘Bundan sonra Da Vinci Şifresi değil Apollonius var.''

Henüz 1970'lerde Yüzüklerin Efendisi'nin dünya çapında tutulacağına, Zen Budizm'in yaygınlaşacağını, Leonard Cohen'in dünya çapında ünlü olacağını öğrenen Altındal ‘‘hikmetfuruşluk değil bazı gizli örgütlerin ve hesaplamaların sonucu. Bunları bilmeden siyaset de yapılamaz.'' Diyor ve ekliyor: ‘‘İsa Mesih diye birisi hiçbir zaman var olmadı. Hıristiyanlığın gerçek kurucusu İsa değil, Anadolulu pagan Tianalı Apollonius'tur. Asırladır kilise yüzmilyonlara sen benim tanrımı istiyorsan benim dediklerimi yapacaksın dedi. Artık gerçekler ortaya çıkıyor ve Vatikan tasfiye sürecine girdi.''

Teyibi Altındal'a uzatıyor ve aradan çıkıyoruz.

‘'İSA MESİH'İN HAYATI APOLLONİUS'TAN KOPYA EDİLDİ''

Kilisenin sunduğu şekliyle İsa Mesih'in hayatı tamamen bir kurgudan ibarettir. İsa'yla aynı zaman diliminde – sıfırla doksan yılları arasında – bugün Kemerhisar dediğimiz, o zamanlar Tiana diye bilinen yerde yaşamış olan Apollonius isimli bir şifacı var. Çok varlıklı bir ailenin çocuğu ve ‘ Apollo'nun oğlu' olarak tanınan pagan Apollonius 16 yaşına geldiğinde o dönemde eğitim merkezi sayılan Tarsus'a gitmiş ve buradaki Pisagorcu / Apollo'ya bağlı kişilerle tanışmış ve gizli bir teşkilatta öğrenci olmuştur. Aynı dönemde, Aziz Paul da yerlisi olduğu Tarsus'ta eğitim görüyordu. Biri Roma İmparatorluğunun asli dinsel sistematiği olan Paganizm'e göre, diğeri de Yahudi Farisi mezhebinin öğretilerine göre eğitilmişlerdi. Apollonius ile Paul'un Tarsus'ta tanışmış olmaları muhtemeldir.

Eğitiminin ardından Apollonius uzun yolculuklar yaptı. Her gittiği yerde, ahlakı düzeltmek ve Pisagor'un dogmalarını yaymak için çalıştı. Bazı yerlerde sihirbaz ve şarlatan olarak suçlanan Apollonius, gerçekte bir şifacıydı ve mucizeleri vardı. Adına bir tapınak yapılan ve bir çok tapınakta da resmi bulunan Apollonius Ephesos da (Efes) öldüğünde kendisine bir tanrı gibi tapılıyordu. Hıristiyan geleneğindeki meşhur Lezarus'un diriltilmesi olayı mesela. İşte bu olayı Apollonius Efes'te yapıyor, genç bir kızı diriltiyor. İfadesi gayet net: ‘‘Ben şifacıyım, tabiatta böyle olaylar var, hasta kızı bitkilerle canlandırdım. İkinci kez dirilt derseniz, yapamam.''

Araplar arasında Balyanus Usta adıyla bilinen Apollonius'un muziceleri Roma İmparatorluk kayıtlarında geçiyor. 217-220 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Domitian'ın bilge eşi İmparatoriçe Julia Donna'nın imparatorluk arşivindeki belgeleri vererek Flavius Philostratus adlı ünlü bir yazara hazırlattığı kitapta Apollonius'un ‘‘İnsan suretindeki tanrı olduğundan söz ediliyor.'' Roma İmparatorluğu diyor ki ‘‘İsa diye birisinin kaydı yok!'' Apollonius'un var.

‘‘TARİHİN EN GİZLİ YALANI''

Daha sonra Kilise Babaları, Hıristiyanlığı İmparator Konstantin'e kabul ettirmek için bu hikayeyi, Apollonius'un hayatını alıp İncil'de İsa'ya atfediyorlar. Konstantin zaten hiçbir zaman Hıristiyan olmuyor. ‘‘Ben yeni bir devlet kurdum; Yeni Roma. Yeni de bir din kuracağım'' diyor ve 325'te İznik'te birinci Ekümenik Konsili topluyor. Kendisi de konsilin başına geçiyor. Bizim İsa Mesih Tanrı'nın oğludur diyorlar Konstantin'e. Konsilin pagan başkanı bunda bir sakınca görmüyor; ‘‘Ee ne var bunda, ben de güneşin oğluyum.''

Konsilde alınan gizli bir kararla Apollonius'un yaşamı intihal yoluyla İsa Mesih'e atfediliyor ve Anadolu Ermiş Kilise tarafından adı ve eserleri ortadan kaldırılarak tarihten siliniyor. O güne dek yazılmış olan 2500'e yakın İncil'in de sayısını dörde indiriyorlar. Böylece Hıristiyan öğretisiyle dönemin pagan motifleri birleşiyor ve ortaya pagan Hıristiyanlığı gibi bir olay çıkıyor.

Gerçekte vaftiz bile olmamıştır Konstantin. Ölmek üzere iken başında bekleyen 150 kadar kişi var, bir papaz bir bardak suyu üzerine döküyor, vaftiz oldu diyorlar. Ama tabi hemen Konstantin aziz ilan ediliyor hatta 13. Havari yapılıyor. Ruhbaniyet de kendi istediği Hıristiyanlığın yayılmasını istiyor çünkü.

Tabii daha 1.yy'dan itibaren İsa'nın tanrının oğlu filan olmadığını söyleyen Ariusçular var. Diyorlar ki insanı tanrı yapmanız paganca bir olay. İnsanın tanrılaştırılma fikri zaten İsa doğmadan 1000 yıl önceden beri var. Mesala Mısır döneminde 2. Ramses daha hayattayken tanrı ilan edilmişti.

Bu intihalin tartışmaları yüzyıllar boyunca büyüyor. Önce Tapınak Şovalyeleri, ardından Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı, Sion teşkilatı ve sonra Masonlar sırrı günümüze taşıyorlar. Bu gruplar Kilise İncil'ine değil kendi gnostik İncillerine inanıyorlar. Kilisenin tarif ettiği İsa'ya inanmıyorlar çünkü. Apollonius'un hayatı 1501'de yayımlanıyor, kilise bunu hemen yasaklatıyor. Hollanda da yüzyıl sonra Gül ve Hac Kardeşliği teşkilatı kitap çıkarıyor, o da engelleniyor. 16.yy'da başlayan reform hareketi sırasında Apollonius'un yaşamı ve eserleri özellikle Arap bilim adamları tarafından yeniden Batı dünyasına tanıtılıyor ve ismi yeniden gündeme geliyor.

 

‘‘İSA'YI BENİMSEMEK İÇİN PAGAN SEMBOLLERİNİ KULLANDILAR''

 

Göreme'deki Karanlık Kilise'nin duvarlarında bir mandylion'un (hıristiyan inancına göre kutsal sayılan bez) var. Her yıl binlerce Hıristiyan onu görmeye gelir. Özelliği, İsa'nın kendi eliyle yaptığı tek portresi olduğuna inanılması. Rivayete göre Urfa Kralı Abgar cüzzam hastasıymış. İsa'nın destansı şifacı güçlerini duyan Abgar, bir ressamı elçi yollamış. ‘‘Tanrının oğlu İsa'ya gelsin beni iyileştirsin y da onun bir resmini yap, resme bakarak iyileşeyim.'' Fakat İsa'nın yüzünde o kadar güçlü bir nur varmış ki elçinin gözleri kamaşmış ve resmi yapamamış. Bunun üzerine İsa elçinin boynundaki eşarbı alıp yüzüne tutmuş ve sureti eşarba çıkmış. Urfa'daki herkesin bu olayın ardından Hıristiyan olduğu söylenir.

Hıristiyan geleneğinde büyük önemi olan bu hikaye, tarihe mal olmuş bir palavra tabii...

Mandylion da İsa'yı bir haçın ortasında görüyoruz. İyi de, İsa çarmıha gerildiği sıra da konuşmuyor ki elçiyle! Resimdeki diğer bütün sembollerse, Hıristiyanlığa ait olmayan Aplollo mabetlerinde bulunan, yerel halkın aşina olduğu güneş, gökyüzü ve yıldız gibi pagan sembolleri. Bu sembollerin kullanılmasındaki amaç, pagan inançlarla yoğrulmuş olan dönemin halkına yabancılık çektirmeden İsa'yı benimsetmekti. Resmin sağ ve sol tarafında ikili olarak bulunmalarının sebebi de şifacı olan kişiyi koruduklarına inanılması.

Hikayeye göre Urfa Kralı 1.Abgar bu olayın üzerine Hıristiyan oluyor. Ama tarihsel olarak baktığımızda Urfa'daki ilk Hıristiyan kralın söylendiği gibi 1.Abgar değil, 217 yılında Hıristiyanlığı seçen 8. Abgar olduğunu görüyoruz.

Bütün bu masal Slyvia Anetta isimli, azize rolleri oynayan bir kadının 6.yy'da yazdığı bir hikaye aslında.pencereleri olmayan ve kayaların içine inşa edilen Karanlık Kilise'nin de zaten 6.yy'da yapıldığı bütün arkeolojik çalışmalarla sabitlendi. Kilisenin uydurduğu tipik palavralardan birisi bu hikaye, gerçekte Apollonius'tan ilham alarak kurgulanmış. Şifacı olan ve Urfa'ya defalarca gidip gelmiş olan Apollonius'tan ...

‘‘KATOLİK KİLİSESİ PAGAN PRATİKLERİNİ GASPETTİ''

Kilise bütün bu yayınlara karşı Apollonius'un çok tehlikeli bir Okültist (gizli ilimler üstadı) olduğunu ve İsa'dan üstün olmadığını söylemekle yetinmiştir. 20.yy'a gelindiğinde yaklaşık 300 kadar kitap yayınlanmış ve bunlarda da Apollonius'un Hıristiyanlığın gerçek kurucusu olduğu belirtilmiştir. 1954'te ABD'de Alice Weston bu olayı güncelleştirerek tartışmayı daha da alevlendirdi. Tartışılmaz gerçeklik olarak kabul edilen İncil metinlerinin aslında tamamen ilk dönem Kilise Babaları tarafından uydurulmuş yalanlar oldukları önce akademik çevrelerde sonra da basında tartışılmaya başlandı.

İlginçtir ki, Katolik Kilisesi Apollonius'u karalamak için onun ‘cinlerle' uğraşan, şifa getirmek amacıyla ‘cinleri' kovan bir büyücü olduğunu yüzyıllardır yinelemektedir. Ne var ki, o dönemde ‘cin kovma' (Exorcism) paganlara özgü bir ‘şifa' yöntemiydi. Bugünkü tanımlarla söylersek bir tür ‘ruhsal terapi' ve psikolojik danışmanlıktı. Yahudilerde böyle bir uygulama ve inanç yoktu, olamazdı.

1.yy'da bu dalda en ünlü kişi Apollonius idi. Şaşırtıcı olan tamamen paganlara ait olan bu uygulamanın tıpkısı günümüzün Katolik Kilisesinde ‘resmen' vardır ve adı da ‘Athenaeum Pontificium Regina Apostolorum'dur. Burada deneyimli papazlar, tıpkı pagan Apollonius'un yaptığı gibi, ruhsal bunalımlar geçirmekte olan hastalarını ‘zapt' etmiş olan cinleri kovmaktadırlar. Katolik papazlar, Konstantin'in emri ile ‘Devlet Tanrısı' yapılmış olan İsa Mesih ve Kutsal Kitap İncil adına yapmaktadırlar bunu. Neyin adına yapılırsa yapılsın sonuç bir pagan pratiğinin, Katolik Kilisesi tarafından gasp edilerek kendisine mal edilmiş olduğu gerçeğini değiştiremez. 

‘‘İSA MESİH'İN YAŞAMI ÇELİŞKİLER YUMAĞI''

Olayın özü şu: İncil'in yeni ahit bölümünde Yahudi asıllı İsa Mesih'e atfedilen bir çok özellikle Tianalı pagan Apollonius'un yaşamı neredeyse birebir çakışmaktadır. Apollonius'da rastlantı buya tıpkı İsa Mesih gibi mabetleri ve tapınakları dolaşmış ve buradaki çarpık ve yoz dinsel öğretileri eleştirmiştir. Ancak İsa, Yahudi sinagoglarını, Apollonius ise pagan tapınaklarını gezmiştir. Tıpkı İsa Mesih gibi, Apollonius'ta insanlara kötü huylarından ve uygulamalarından vazgeçerlerse, kendilerine ‘yeni bir yaşam' verileceğini müjdelemiştir. Tabi bu yeni yaşam pagan tanrılarından gelecektir. Apollonius'da tıpkı İsa gibi, tefecilerle tartışmış ve mabetlerden çıkartılmalarını istemiştir. İncil'de de İsa'nın sinegogun avlusundaki tefecilerin para masalarını nasıl devirdiği anlatılmaktadır.

Mesih olmak Yahudilikte bir mevkii temsil eder. Dini bir otorite kullanarak bu dünyayı yeniden düzenleyecek kişiye verilen unvandır ve tanrının oğlu olmak anlamına gelmez. Bu yüzden zaten dönemin yahudileri İsa'nın bildikleri anlamıyla Mesih olduğunu da kabul etmemiş, ‘‘Bu Mesih kadar güçlü ve bilgili bile değil; kendisini tevkif ediyorlar, kuzu kuzu gidiyor.'' Diyerek karşı çıkmışlardır.

İsa'nın yaşam hikayesinde ciddi problemler var. Mesela bekar olması... Yahudi inancına göre o dönemde bir erkeğin, hasta veya özürlü değilse, otuz yaşına kadar evlenmemesi mümkün değil. Yine de evlenmemişse toplumdan dışlanıyor, Yahudilik adına konuşamadığı gibi kendisi de Yahudi kabul edilmiyor. Tabi İsa'nın idam edildiğini de tam olarak bilemiyoruz. Ama Meryem'in oğlu İsa'dan önce 200 yılında yaşamış olan Sıraç'ın Oğlu İsa var, o gerçekten de idam edilmiş...

‘‘BUGÜN İSA'YI VATİKAN'IN ÖNÜNDEN GEÇİREMEZLER''

Eğer İsa diye biri yaşadıysa her peygamberin söylediği gibi insanlara (iyi olun, kötülük yapmayın gibi nasihatler verdi.) Doğru yolu gösterdi ve sonra da onu öldürdüler. Ya da Müslümanların inandığı gibi Keşmir'de öldü. Yani Hıristiyanlıkta İsa Mesih denilen kişi ancak Müslümanlara göre peygamber olan, Kuran'da anlatılan kişi olabilir. Yoksa Tanrının oğlu yapılmış olan kişinin hiçbir gerçeklikle ilgisi yok. Öyle birisi yaşamış değil. Tamamen başkalarının hayatlarından alınarak uydurulmuş sanal bir karakter. Babasız doğması, mucizeler filan hepsi hikaye.

Sayısının dörde indirdikleri İncillerden Matta, Markus ve Luka da palavradır. Luter bile yazanların kim olduğunun dahi belli olmadığını söylemiştir. Aziz Paul ileriki yaşlarında, başlangıçta çok karşı olduğu, İsa Mesih olayını yaymayı üstlenmiş ve dört Evangelist'in Gospeller'ini vazetmeye başlamıştır. Dördüncü Gospel'in yazarı John – ki bunu onun yazdığı da belli değildir. – İsa'nın Lazarus adlı bir genci ‘öldürdükten sonra dirilttiğini' yazmıştır. Bu masalda garip olan, son Evangelist olan John'un Gospel'ini İsa'nın ölümünden (yaklaşık 27-29 yılları) altmış yıl kadar sonra yazmış olmasıdır. Oysa Cleaude-Carrierre'nin de belirrtiği gibi, ilk Gospel'in yazarı Matthew, İsa'nın hep yanında yer almıştı. Her zaman onunla beraber olmuş, her zaman ona yakın olmuştu ama kendi Gospel'inde, böylesine inanılmaz bir olaydan tek satırla dahi söz etmemişti.

Dünyada tarih boyunca süren büyük bir savaş var ve artık iyice şiddetlendi. Şu anda bütün bu iddiaların muhatabı Katolik Kilisesi ve gerçekten de İsa'yı baş aşağı çevirmiştir. Bugün İsa söyledikleri gibi yeniden dünyaya gelse Vatikan'ın önünden bile geçirmezler. Vatikan'ın bugün ettiği görüşün ve radikalleşmesinin sebebi, bu iddialarla hesaplaşmak zorunda olması. Bu iddialar o kadar büyük bir boyuta geldi ki kilise yok olma tehdidi altında. Bir süre sonra da Vatikan'daki şebeke kaldırılacak, Hıristiyanlık peygamber olan İsa ile devam edecek.

‘‘YENİ PAPALIK TÜRKİYE'NİN AB İLE ENTEGRASYONUNU BALTALAYACAK KURUM OLACAK''

Yeni papa 16. Benedikt bir geçiş dönemi papası olacaktır. Döneminin ipuçlarını daha önceki Benediktlere bakarak deşifre etmeliyiz.Benediktlere bakarak deşifre etmeliyiz.Birinci Benedikt 575-579 yılları arasında papalık yaptı.Türk adını dünyada kötüye çıkaran kişi doğrudan doğruya odur. Döneminde Roma İmparatoru Avar Türkiye'nin baskısı altındaydı.Benedikt Cenovalı bir asilzadeydi ve Türklere karşı Almanlarla – o zamanki Lomrador – işbirliği yapmak istedi.Fakat Lamrador Türklere birleştiler ve haraç karşılığı Roma'yı işgalden vazgeçtiler. O gün bugündür Avrupa'da Türk adı kötüdür.

Bugüne kadar papalık yapan Benediktlerin ortalama görev süreleri iki buçuk sene.

Yeni papalık Türkiye'nin AB ile entegrasyonunu baltalayacak kurum olacak. Dört konuda çok zorlayacak Türkiye'yi. Ekümenizm konusunu sürekli kullanacak. Zaten adamın yaz ‘Kilise, ekümenizm ve siyaset' diye kitabı var. Kitaptan bir pasaj: ‘‘Hıristiyan inancının ilk hizmeti, insanlığın zamanımızın gerçek tehdidi olan politik mitlerden özgürleştirilmesini temin etmesidir.'' Yani Papa canı neyi isterse politik mit ilan edebilir. Gerçek benim söylediğimdir ve ona inanmak seni özgürleştirir diyor adam. Ekümenik meselesinin içinde tabii misyonerlik faaliyetleri var

En önemli husus ise Katolik aleminin Türkiye'deki mal varlığının geri alınması veya tazminatı yoluyla gidilmesi meselesi olacak.'' Bizim mallarımızı vakıflar aracılığıyla bize iade edin, AB'ye girmenize yardımcı olalım.'' Onları versem bu sefer ‘‘Ermenilere yapılan soykırımı kabul edin '' diyecek. Bunu da yapsan bu kez ‘‘Abdullah Öcalan'ıserbest bırakın, parti kurmasınıda izin verin, bakın o zaman AB'ye girebilirsiniz, biz size destek oluruz'' diyecek. Kendisine bağlı politikacılar, Hıristiyan Demokrat Partiler ile çok güçlü bir siyasi figür Papa. Tabii bunlardan sonra bile pek mümkün değil Türkiye'nin AB üyeliği.

‘‘VATİKAN'IN HEDEFİ ASYA OLACAKTIR.''

Bir de tabii bundan sonraki papanın son olacağı kehaneti var. St. Malachias'ın 1139 tarihli kehanetine göre 264'ncü (kelimelere göre 266'ncı) papa (2'inci John Paul) için ‘‘de labore solis'' (güneşin isinden) tasviri öngörülmüştür ki, Karol Wojtyla bir güneş tutulması sırasında doğmuştur. 266'ncı (kimilerine göre 267'nci)papa içinse öngörülen tasvir, ‘‘gloria olivae''dir(zeytinin şanı). Zeytin barışın sembolü olduğu, 15'inci Benedikt'in barışçıl papa olarak bilindiği ve Ratziger'in Benedikt adını bu barışçıl papanın misyonunu sürdürmek düşüncesiyle aldığını açıklaması bir yana, ‘‘zeytinciler'' olarak da bilinen Benedikt'in Tarikatı, bu papanı kendi aralarında çıkacağına inanmaktadır. Kehanete göre 266'ncı (kimiler,ine göre 268'nci) papa son papa olacaktır. Onun hakkında açık bir tasvir bulunmamakla birlikte, adının ‘‘Romalı Petrus'' olacağı ve çalkantılarla geçen dönemin sonunda yedi tepeli şehrin yıkılacağı, kıyametinde kopacağı öngörülmektedir. Ne olacağını yaşayıp göreceğiz. Düşündürücü olan, 2005 yılında papa olan bir adamın, 1139'da yazılmış bu ‘‘kehanetlere'' göz kırpar şekilde bir isim seçmesidir.

Bütün bu bilgiler tabii rastlantı olarak çıkmıyor ortaya. Gündeme getirilmelerinin nedeni, Hıristiyanlar arasındaki hesaplaşmanın yaklaşması. Vatikan'ın artık hücuma geçeceği belli ve karşısında da başta Protestanlar olma üzere birçok grubu bulacak bu papa. Bu geçiş döneminin ardından da yeni papa Asya'dan birisi olursa şaşırmayın. Hedef Çin'in Katolikleştirilmesi olacaktır. 22nci Jean Paul 31 tane kardinal tayin etmişti. İsmi bilinse öldürüleceği için gizli tutulan 31'nci kardinalin, Çinli Zenze olduğunu artık biliyoruz.

 

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ın iddiasına göre Sabetaycılar Türkiye'ye hilafeti getirecek

Sabetaycılar Türkiye'ye hilafeti mi getirecek

Genel olarak Selanikli, Dönme, Avdeti adlarıyla anılan ve Türkiye'nin belki de en gizemli cemaatini oluşturan Sabetaycıların sayısı tam olarak bilinmiyor. Ancak, Türkiye'yi ellerinde tuttukları ve hepsinin çok önemli görevler yürüttüğü iddia ediliyor.

--Aytunç Altındal---------

İddialar

· 1924'te sona eren hilafet önümüzdeki günlerde Türkiye'ye getirilecek

· Girişim BOP'un yürürlüğe girmesinden sonra uygulamaya konulacak

· Bunda en önemli pay, Sabetaycı-devşirme-mason lobisine ait olacak

· Hilafet projesinin başlangıcı ise 40'lı 50'li yıllara kadar uzanıyor

· Sabetaycılar aralarından bir halife adayı bile belirlemiş durumda

Gazeteci yazar Soner Yalçın'ın son kitabı Efendi ile birlikte, uzun yıllardır Türkiye gündemine bir girip bir çıkan Sabetaycılık tartışması yeniden alevlendi. Yalçın ise, diğer pek çok yazar gibi ne İsa'ya ne Musa'ya kabilinden, ya Sabetaistlerin oyuncağı ya da "dürüst vatan evlatları"nı karalayan bir yazar olmakla suçlanıyor.

Peki, Tempo Sabetaycılık üzerine bir haber yapma gereğini neden duydu? Çünkü araştırmacı yazar Aytunç Altındal, geçtiğimiz günlerde kendisine konu hakkında başvurduğumuzda yeni bir açılım getirerek, hilafet kurumunun Sabetaycı-devşirme-mason koalisyonu tarafından Türkiye'de yeniden kurulabileceği iddiasını ortaya attı. Aynı iddiayı Mehmet Şevket Eygi de başka bir yorumla tekrarladı. Prof.Dr. Yalçın Küçük ise görüş vermeyeceğini, yalnızca kendisiyle röportaj yapılırsa görüşeceğini söyledi.

Üstelik Altındal'ın iddiasına göre, hilafet kurumu Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)'nin devam ayaklarından biri olarak yakın zamanda hayata geçecek. Bu büyük projenin geçmişi ise aslında hayli eskilere dayanıyor.

---

 


 

 

Atatürk'ün sır vasiyeti neydi?   

 

Araştırmacı Aytunç Altındal, Atatürk'ün 50 yıl sonra açıklanmasını istediği vasiyetinin, 1988'de Kenan Evren ile Turgut Özal tarafından gizlendiğini iddia etti.

AB'nin gizli şifrelerini açıklayan Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, Atatürk'ün 'siyasi, toplumsal, tarihsel vasiyeti'nin gizlendiğini düşünüyor. Altındal'a göre, Atatürk, bazı notlarının ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını vasiyet etmişti. Atatürk'ün notlarında, 'İlelebet payidar kalacaktır' dediği Cumhuriyet için ileride neler yapılması konusundaki görüşleri bulunuyordu.

 

KENAN EVREN İZİN VERMEDİ

Ata'nın sır vasiyetinin 1988'de yani Atatürk'ün ölümünün üzerinden 50 yıl geçtikten sonra açıldığını belirten

Altındal, 'Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve o günkü Başbakan Turgut Özal, bunları okudular. Ancak bu görüşlere, bu fikirlere 'toplumun henüz hazır olmadığını' öne sürerek bunların açıklanmasını engellediler' dedi. 1988'de Atatürk'ün vasiyetinin üstüne 25 yıllık yeni bir yasak konulduğunu söyleyen Altındal, vasiyette neler olduğuna dair ipuçları olduğunu düşünüyor.

 

HİLAFET DÜŞÜNCESİ

Altındal'a göre, Atatürk'ün notlarında Hilafet'le ilgili ilginç fikirleri yeralıyordu. Atatürk hilafetin kişi bazında değil,

Bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini söylüyordu. Altındal'a göre, bu vasiyeti 1958'de öğrenen Adnan Menderes, sonunu hazırlayan o cümleyi; 'Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz'i bu nedenle söylemişti. Altındal, Atatürk'ün '1920'lerde sadece 3 Müslüman devlet var. Türkiye, İran ve Afganistan. Bu sayı ileride 40'a 50'ye çıkarsa, bu devletler kendileri biraraya gelerek bir Hilafet Meclisi oluştururlar'dediğini öne sürdü.

 

FİKRİ BUGÜN GERÇEKLEŞTİ

Mustafa Kemal'in saltanata karşı olduğunu, ancak Hilafet'e bir müessese olarak karşı çıkmadığını savunan Altındal, Atatürk'ün fikirlerinin aslında bugün hayata geçtiğini düşünüyor. Bugünkü İKÖ'nün ana hatlarını 1920'lerde çizdiğini söyleyen Altındal,'Mustafa Kemal'in Hilafet'in 5 güçlü İslam üyesinin daim” konseyi oluşturmasını, bunların belirli süreler içinde rotasyonlu olarak Hilafet'i temsil etmesini istediğini düşünüyorum' dedi. ABD ve İngiltere'nin Hilafet'i kişi bazında yeniden kurmak çabasında olduğunu söyleyen Altındal, 'Bizim tezimiz, Mustafa Kemal Atatürk'ün tezidir, yani 'Hayır; babadan oğula geçen Halifelik olmaz. Bu akıldışıdır' diyoruz. Biz atak davranamazsak, onların istediği Hilafet'e gider' dedi.

 

VATİKAN GİBİ

İslam ülkelerinin tesis edeceği bir hilafet sistemine dünyada terörizmin önlenmesi için ihtiyaç duyulduğunu söyleyen

Altındal, 'Bu sistemde en yüksek bir fetva makamı olacaktır. Böylelikle bir İslam Adaleti tesis edilir. Bir tarafın Vatikan'ı var öteki tarafın bir gücü yok. Bu İslam ülkelerinin gücünü arttıran birşey olacak. Örneğin Hilafet, tank alacak Bangladeş'e bu ülke İslam'a daha yakın, oradan al diyecek. Bu İslam'a saygıyı da arttıracak' dedi.

 

ATATÜRK NUTUK'TA NE DEMİŞTİ?

Aytunç Altındal, Nutuk'taki hilafetle ilgili bazı sözlerin kendi fikrini desteklediğini düşünüyor. Atatürk'ün,1963 yılında Ankara Üniversitesi Basımevi'nde basılan Nutuk'unun 490'ıncı sayfasında aynen şu sözleri yeralıyor: ...Ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için ilgili Müslüman devletlerin delegelerinden bir Meclis kurulacaktır. Bu meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir diye bir karar alınırsa, işte o zaman, istenirse o birleşik Müslüman Devleti'ne Halifelik adı verilir. Yoksa herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık Dünyası işlerini yönetip yürütme yetkisini vermesi us ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir.'

 

İşte zabıtlar

Atatürk 1 Kasım 1922'de Meclis'te düzenlenen gizli oturumda konuşmuş, saltanatı yerden yere vururken hilafet ile cumhuriyetin birarada varolabileceğini söylemişti. Atatürk konuşmasında hilafeti TBMM'nin temsil edeceğini vurgulamıştı.  Hilafet 3 Mart 1924'te kaldırıldı.

 

CELAL BAYAR DA BİLİYORDU

Vasiyetle ilgili 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın da bilgisi olduğunu söyleyen Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, 1967'de Bayar'a 'Atatürk'ün gizli vasiyeti var mıydı?' diye sorduğunu, Bayar'ın da kendisine, 'Muhtemeldir. Açıklanması şimdi doğru olmaz, Türkiye hazır değil' dediğini söyledi. Kenan Evren'in, Atatürk'ün fikirlerini gizlemesindeki amacı mutlaka açıklaması gerektiğini söyleyen Altındal, Atatürk'ün notlarının Anıtkabir'de olduğu yolunda kendisine güvenilir bilgiler geldiğini de sözlerine ekledi. Altındal, Atatürk'ün sır vasiyetinin, Cumhurbaşkanlığı'nın ardından Meclis'te Atatürk'ü Koruma Komisyonu'nun kararıyla, Genelkurmay Başkanlığı'nın oluru alındıktan sonra açıklanabileceğini de sözlerine ekledi.

 


 

 

Aytunç Altındal, Hıristiyanlığa ait eski bir iddiayı yeniden gündeme getiriyor

Yoksul Tanrı

Araştırmacı Aytunç Altındal, Hz. İsa'nın mucizelerinin asıl sahibi olarak da tanınan Tyanalı Apollon'un aynı zamanda Arap kaynaklarındaki tılsım ve büyü yeteneklerine sahip Balinus Efendi olduğunu söylüyor. Altındal, bu iddiaya nisan ayında çıkacak 'Yoksul Tanrı' adlı kitabında yer veriyor.

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal, nisan ayında çıkacak ‘Yoksul Tanrı' adlı yeni kitabında, Hz. İsa'ya atfedilen mucizelerle ilgili olarak farklı bir iddiaya yer verecek. Hikâye aslında eski olmasına karşın, Hıristiyan dünyasında yine de gürültü koparacak gibi. Çünkü iddiaya göre, İsa'nın kendisine atfedilen mucizeler, aslında bugünkü Niğde Kemerhisar olan antik Tyana'da doğmuş Apollon'a ait. İddianın temelinde ise İ.S. 325 yılında İznik'te toplanan ve İncillerin sayısını dörde indirmesiyle bilinen konsül sırasında yapıldığı ileri sürülen ve ucu Aziz Pavlus'a kadar uzanan bir intihal yatıyor.

Burada hemen Apollon'un kimliğini biraz daha açıklamak gerekiyor. Apollon, bugünkü Niğde'nin Kemerhisar'ı olan ve o zamanki adıyla Tyana'da Hz. İsa ile aynı çağda, zengin bir ailenin çocuğu olarak doğmuş bir düşünür.

Yaklaşık 95 yıl yaşadığı sanılan Apollon, uzun boylu, mavi gözlü, saçları uzun ve yakışıklı biri olarak tarif ediliyor. Aynı zamanda bir Hermetist (büyü ile ilgili) olan Apollon'un Yeni Pisagorculardan olduğu da biliniyor. Apollon, Hindistan'a kadar varan uzun yolculuklar yapıyor ve bu sırada büyü, tılsım, nümeroloji gibi konularda Pisagorculardan öğrendiği bilgileri geliştiriyor, kendini eğitiyor. Yılın belli zamanında bir kuyunun dibinde yedi gün oruç tutan Apollon, bilinçli bir şekilde vejetaryenliği seçmesiyle de tanınıyor.

Roma İmparatoru Septim Severe'nin (Septimius Severius) eşi Julia Domna, tarafından ikinci yüzyıl sonlarında Atinalı tarihçi Flavio Flastro'ya (Flavius Philostratus) araştırma yapması için verdiği görev ve ortaya çıkan iki kitap, Apollon'la ilgili iddiaların ve bilgilerin temelini oluşturuyor. Flastro'ya göre Apollon, bir tapınakta iken yok olup göğe çekilmiş. Tabii Hz. İsa ile Apollon arasındaki benzerlik, bununla bitmiyor. Ayrıca Roma Grek döneminde, Hıristiyan olmayanlar, Apollon'u bir çeşit üstün insan ya da Hıristiyan olmayanların İsa'sı saymışlar ve onun adına tapınaklar yaptırmışlar.

Flastro'nun kitabında yer alan ve sonradan yazılan 180'e yakın kitapta tekrarlanan iddialara göre, Apollon'un doğaüstü birtakım güçleri de var. Bu güçler, salgın dindirmekten ölü diriltmeye, başkalarına görünmeye ve çeşitli tılsımlara kadar uzanıyor. Ancak bu mucizeler ilk olarak Aziz Pavlus zamanında bir intihale uğruyor, ardından 325'teki İznik Konsülü'nde tamamen Hz. İsa'ya atfediliyor.

Öte yandan, Altındal'ın 1973 yılından bu yana aralıklı olarak araştırdığı ve sonunda nisan ayında yayımlatacağı ‘Yoksul Tanrı' adlı kitap piyasaya çıkmasa bile, özellikle 2006 yılından itibaren dünya, bu konuyu bir hayli tartışacak. Çünkü Altındal'ın ifadesine göre, dünyadaki çeşitli araştırmacılar tarafından yazılan 19 akademik doktora tezinin bir bölümü bu yıldan itibaren bitmeye başlayacak. Dolayısıyla 2006, Apollon' la Hz. İsa'nın karşı karşıya geldiği yıl olacak.

Balinus Efendi, Apollon'mu?

Altındal'ın yazdığı kitapla konuya katkısı ise Apollon'la ilgili İslam ve Arap kaynaklarında yaptığı çeşitli araştırmalar. Zira Altındal, Arap kaynaklarında adı geçen ve nümeroloji, sihir, büyü, tılsım gibi konularda eserleri incelenen ‘Balinus Efendi'nin (Balinius) Apollon olduğu konusundaki fikirlerin doğru olduğunu düşünüyor. Altındal iddiasını şu görüşle destekliyor: “Apollon'la ilgili Hıristiyan âleminde her şey yasaklanırken Araplar, bu adamın tüm çalışmalarını alıp Arapça'ya çevirmişler, Arapça'nın ardından da İbranice'ye çevrilmiş. Dolayısıyla Arap bilim adamları bu eserleri okudu. Özellikle nümeroloji, tılsım ve muska bu adam tarafından ortaya serilmiş ve Araplar tarafından geliştirmiş. Kaldı ki Apollon, Mısır yolcululuğu sırasında bu gizli ilimler konusunda araştırmalar yapmış. Mısır'da Cabirilerin arasına katılmış. Oradan Hindistan'a gönderilmiş ve kendini geliştirmiş. Kaldı ki o dönemin inanışlarına göre, Tanrı'nın seçkin kulları yeryüzünde büyü sanatını yapabiliyor. İnanış bu.”

Gelelim, başlarda değindiğimiz intihal ve bu konuda yazılmış kitaplar ve Apollon'un destekçilerine. Aytunç Altındal'ın saptamalarına göre, Apollon'un mucizelerinin intihale uğradığını iddia edenler Gnostik Hıristiyanlar. İntihalciler ve Apollon'la ilgili kayıtları ortadan kaldıranlar da kilise yanlısı Hıristiyanlar. Hatta Altındal'ın ifadesine göre, Hıristiyanlığı yayan bir numaralı isim Aziz Pavlus intihali başlatan kişi. Altındal bu iddiasını da şu sözlerle dile getiriyor: “Aziz Pavlus Tarsuslu, Apollon Niğdeli. Arada 50 kilometre var. Aziz Pavlus, esas olarak Apollon'un hayatını biliyor. Oysa Hz. İsa ile hiç karşılaşmamış. Yalnızca bir vizyon görmüş Hz. İsa ile ilgili olarak. Oysa Apollon'un da göründüğü kişiler, yani böyle bir yeteneği var. Ama izler 325'ten sonra silinmeye çalışılıyor.”

Silinen izlerin yeniden ortaya çıkış tarihi 16. yüzyıla tekabül ediyor. 20. yüzyılın başından itibaren de araştırmalar yeniden başlıyor. 1947 yılında Dr. Walter Seigmeister, ABD'de ‘Nasıralı Apollon' diye bir kitap yazıyor. Ancak kitap yasaklanıyor. Bundan önce de teozofinin kurucusu sayılan Helena Petrovna Blavatsky'nin ‘Gizli Öğreti' adlı eserinde de Apollon'la ilgili bilgiler bulunuyor. Bundan başka 1501 yılından başlamak üzere yazılmış 180'e yakın kitap var.

Aytunç Altındal'ın kitap adı olarak ‘Yoksul Tanrı'yı seçmesi ve Apollon'un başına gelenlerle ilgili olarak görüşleri ise şöyle: “Yoksul Tanrı. Çünkü elinden her şeyi çalınmış. Bütün mucizelerin Hz. İsa'ya atfedilmesinin nedeni Apollon'un bir örgütü ve arkasında bir gücü olmaması. Yani onun görüşlerini yaymak için havarilere sahip olmaması. Ama Hıristiyanlık yürüyor ve güçlü. Üstelik, aynı çağda yaşamış olsalar bile mucizeleri Pisagorcu biri yapmış denirse olmaz.”

10.01.05

 

 

 

PAPA 16. BENEDICT

 

Gazeteci-Yazar Aytunç Altındal, Papa II. Jean Paul'un ölümünün ardından Alman Kardinal Joseph Ratzinger'in 265. Papa olarak seçilmesini değerlendirdi. Ratzinger'in kutsanmış anlamanı gelen 'Benedictus' ismini almasının onun geçiş dönemi papası olduğunu gösterdiğini ifade eden Altındal, 'Bunlar geçiş dönemi papaları. İki üç yıl görevde kalırlar, bir sonraki papa tarafından izlenilecek yolun zeminini hazırlarlar. Ratzinger'in de bu ismi almasının nedeni bu' diye konuştu. XV. Benedictus'un I. Dünya Savaşı'nda Türk esirlerine yardım etmesinden dolayı İstanbul'a heykelinin dikildiği yolundaki haberlerin de asılsız olduğunu söyleyen Altındal, 'XV. Benedictus kahrından öldü. Savaş sırasında kimse onu dinlemedi, Almancı bir papaydı Versay Anlaşması'na karşı çıktı' dedi.

Ratzinger'in Papa olmadan önceki açıklamalarına dikkat çeken Aytunç Altındal, 'Uzun zamandır bu göreve hazırlanıyordu. 78 yaşında emekliye ayrılması gerekiyordu. Ancak ayrılmadı. Çünkü Vatikan'ın tüm kirli oyunlarını biliyordu' diye konuştu. Ratzinger'in seçilmesini Hristiyanlığın radikalleşmesi olarak algılanması gerektiğini de ifade eden Altındal, 'ABD'de köktendinci Protestanlar var. Bu Papa da Avrupa da köktendinci Katolikler oluşturacak. Yazdığı 'Ekümenizm ve Politika' kitabında da bunu vurguluyor. Amacı bu iki radikal akımı birleştirerek dünyaya hükmetmek' dedi. Altındal, Ratzinger'in Papa seçilmeden önce kendi fikirlerine ters gelen 14 din adamının atılmasını sağladığını söyledi. Altındal, iki kitap yazan yeni Papa'nın 1969'da yazdığı 'Tanrının Yeni İnsanları' adlı kitabında yeni insanlar kategorisine Katolik ve Yahudileri soktuğunu ancak Müslümanlara yer vermediğini de belirtti.


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, 'Avrupa ile Katolik nikahı kıydık' sözünün de bu Ratzinger'in seçilmesiyle suya düştüğünü ifade eden Altındal, 'Önce Katolik nikahı kıyılmıştı, yeni Papa bu nikahı iptal etti. Tabiri caiz ise Türkiye cariye durumuna düştü' dedi. Yeni Papa'nın Ermeni ve Kürt meselesinde sorun çıkartacağını söyleyen Altındal, 'Türkiye'yi sevmiyor, laik olan hiçbir şeyi sevmiyor. Türkiye laik bir ülke; sevmemesinin nedeni de bu' dedi.

New York Times gazetesi de Ratzinger'in papa seçilmesinde en önemli unsurun kilisenin özünü koruma motivasyonu olduğunu belirtti. Gazete, 16. Benedictus'un selefi kadar köklü bir etki yapacak düzeyde papalıkta uzun süre kalamayacağını, ancak önemli değişimlerin yaşanacağı bir geçiş dönemi papası olacağını yazdı.

 

 

 

TAPINAK ŞOVALYELERİ TELAŞLI

Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal'a göre, Kurtlar Vadisi dizisindeki ‘Tapınak Şövalyeleri'nin ölüm töreni' görüntülerinin ardından Hitler'in Kavgam kitabının satışının artması bunun en büyük nedeni. Bütün bunların kamuoyunu olumsuz etkilemesinden dolayı masonların harekete geçtiğine dikkat çeken Altındal, gazetelerdeki yazı dizilerini ‘aklanma çabası' olarak nitelendirdi.

Mason localarından sonra şimdi de onların arka bahçesi olarak nitelendirilen Lionslar hakkında yayınlanmaya başlayan yazı dizileri ‘neden' sorusunu gündeme getirdi. Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal'a göre, Kurtlar Vadisi dizisindeki ‘Tapınak Şövalyeleri'nin ölüm töreni' görüntülerinin ardından Hitler'in Kavgam kitabının satışının artması bunun en büyük nedeni. Bütün bunların kamuoyunu olumsuz etkilemesinden dolayı masonların harekete geçtiğine dikkat çeken Altındal, gazetelerdeki yazı dizilerini ‘aklanma çabası' olarak nitelendirdi.

Son dönemde birbiri ardına yayınlanan yazı dizilerinde ‘sevgi, barış, hoşgörü' hedefleri olduğu öne sürülen Mason localarının niçin kapılarını açtığı tartışma konusu oldu. İddialara göre, Masonlarla ilgili yazı dizilerinin arkasında Kurtlar Vadisi dizisinde, Dan Brown'un Melekler&Şeytanlar kitabına atıfta bulunulması, İlluminati, Tapınak Şövalyeleri, Baphomet, Üzeyir Garih cinayetine çok benzeyen Baron'un ölümüne yer verilmesi bulunuyor. Bütün bu olayların ise perde arkasında bugün ABD'nin gerçekleştirmek istediği Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)'a bağlanması ise asıl önemli noktayı oluşturuyor.

Uzmanlara göre, masonların sır perdesini açtığı şeklinde yayınlanan diziler her zamanki bilinen şeyleri ve biraz internet karıştıran herkesin ulaşabileceği bilgileri içeriyor. Daha önce şeffaflaşma ve açılım çerçevesinde tüm gazetelere açılan tören salonu ve diğer odaların sanki ilk defa kamuoyuna açılıyormuş gibi sunulmasını eleştiren uzmanlar, 33. derece masonluğa kadar nasıl yükselindiğini, felsefi dereceleri, Türkiye ve dünyadaki mason locaları arasındaki farkın ne olduğuna yer verilmemesini eleştiriyorlar.

Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, masonların ve lionsların birden bire kamuoyu önüne çıkmasının en önemli nedeninin Kurtlar Vadisi dizisindeki ‘masonik ölüm töreni' ve Hitler'in Kavgam kitabının satışındaki artış olduğuna dikkat çekti.

Altındal, yazı dizilerini ise “Hep aynı palavraları tekrarlıyorlar. Üstelik de yalan söylüyorlar” diye değerlendirdi. Büyük Üstad Kaya Paşakay'ın açıklamalarının zaten herkes tarafından bilinen şeyler olduğunu vurgulayan Altındal, burada kamuoyuna ‘sevgi, kardeşlik, menfaat olmayan' gibi mesajlar verildiğini hatırlatarak, ancak aynı gazetedeki yazı dizisinin yanında Orhan Koloğlu'nun masonların devlet yönetiminde nasıl etkili olduklarını anlattığına dikkat çekti. Altındal, Koloğlu'nun masonların eğitimden sağlığa kadar her alanda nasıl aktif şekilde yer aldıklarını ortaya koyduğunu ifade etti.

“Bunlarla ilgili söylentiler Türkiye'de son dönemde doruğa çıktı. En son Kurtlar Vadisi dizisinde tapınak şövalyelerinin öldürücü yönleri gösterildi. Yine Hitler'in Kavgam kitabının satışında büyük artış oldu. Bunun üzerine hemen aklanma çabasına girdiler. Bunların oluşturduğu etkiyi azaltmaya yönelik bir gayret gösteriyorlar” dedi.

Altındal, mason derneklerinin sözümona ‘sevgiyi, kardeşliği' amaç edindiğine dikkat çekerek, masonların bir takım gizli törenler yapması ve bazı sırlarının olmasının dernekler kanuna açık bir aykırılık olduğunu vurguladı. Altındal “Orada yapılan tören nedir diye soruluyor. Gizlidir diyorlar. Tören yasası var. Hem buna göre hem de dernekler kanuna göre, böyle bir tören suç teşkil ediyor. Sırrı olan bir dernek olur mu? Ben böyle bir dernek kurmak istesem bana kurdururlar mı? Tabi ki hayır” diye konuştu.


 

 

Aytunç Altındal'dan Ecevitler'e 'din brifingi'

Rahşan Ecevit'in 'Din elden gidiyor' açıklamasından iki hafta önce Oran'daki evinde Hıristiyanlık üzerine brifing aldığı öğrenildi.

Ecevit açıklamadan önce brifing almış

DSP eski Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit'in tartışma yaratan "Din elden gidiyor" açıklamasını yapmasından yaklaşık 2 hafta önce, Ecevitler'in tarihçi İlber Ortaylı, Prof. Hasan Ünsal, DSP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tan ve Türkiye'deki misyonerlik faaliyetleri konusundaki araştırmalarıyla tanınan yazar Aytunç Altındal ile Ankara Oran Sitesi'ndeki evlerinde bir araya geldiği öğrenildi. Bülent Ecevit'in daveti üzerine 22 Aralık'ta gerçekleştirilen ve üç saat süren brifing sırasında Ecevit çifti Türkiye'deki misyonerlik faaliyetlerinin yanısıra, patrikhane ve ekümenlik konularında bilgilendirildi.

'ORTAM SAMİMİYDİ'
Brifing sırasında konuklara çay ve kek ikram edilirken, Rahşan Ecevit tüm konuşulanları not aldı. Rahşan Ecevit'in toplantıya katılanlara, görüşmenin ardından bir demeç yayınlamayı düşündüğünü söylediği ve Bülent Ecevit'in de buna olumlu yaklaştığı kaydedildi. Bu görüşmenin yapıldığı tarihten tam 12 gün sonra da Rahşan Ecevit'in tartışmalara yol açan açıklaması, 3 Ocak tarihinde DSP Genel Başkan Basın Danışmanı ve Parti Meclisi Üyesi Süleyman Yağız tarafından, basın kuruluşlarına gönderildi. Brifinge katılanlar arasında bulunan ve Türkiye'deki misyonerlik faaliyetleri konusundaki araştırmalarıyla tanınan yazar Aytunç Altındal, Ecevit ailesinin daha önceki yıllarda da kendisine ulusal güvenlik ve strateji konularında danıştığını söyledi. 22 Aralık tarihinde yapılan brifing davetinin, 15 Aralık tarihinde Bülent Ecevit'ten geldiğini söyleyen Altındal, brifingin samimi bir ortamda gerçekleştirildiğini kaydetti.


 

AYTUNÇ ALTINDAL

Ekümeniklik


İçişleri Bakanlığı'nın, Patrik Bartholomeos'un meydan okumalarına sessiz kalması kafaları karıştırıyor. Yoksa bakanlık, patrikhanenin de–facto (fiili) Yeni Roma Devleti'nin de–jure (resmi) duruma dönüşmesini mi bekliyor

Patrik Bartholomeos'un “ekümeniklik” konusunda, son günlerde, pervasızca ve meydan okurcasına ortaya koyduğu tavırlar üzerine değerlendirmelerde bulunan Türkiye'nin tek oksidantalisti (Hıristiyanbilimcisi) Aytunç Altındal, bu meydan okuma ve pervasızlığın zamanlamasına dikkat çekti.

Zamanlamaya dikkat!
Aytunç Altındal, bu zamanlamaya şöyle dikkat çekti: “Öncelikle Vatikan, kendisinde hiç bir kutsal emanet bulunmayan Fener Patrikhanesine kutsal emanetleri iade etti. Bu iade edişten sonra bizim papaz aslan kesilmeye başladı. Bu zamanlama diplomatik bakımdan çok önemlidir. Dolayısıyla patriğin böyle açık bir şekilde demeç vererek kendisinin Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yasalarını tanımadığını belirtebilmesinin ardında şimdi ilk kez eline geçen bu kutsal emanetler var. Bu önemli bir husustur. Çünkü bu emanetler Rus Ortodoks Kilisesinde değil. Çünkü onlar da istemişlerdi. Ama Vatikan onlara vermedi. İlk defa Patrik Bartroholomeos, ekümeniklik iddiasını bu kadar açık deklare ediyor. Bu da 17 Aralık öncesine denk geliyor. Vatikan'dan emanetleri de aldı. Amerika ona BOP'da daha ayrıntılı rol oynatacak. Kutsal emanetler de bunlarda olduğu için kendilerini diğer kiliselerden daha üstte görüyor.

Burada kilit olan Putin'in Türkiye'yi ziyaretidir. Bütün işler ondan öncesinde yapılıyor. Dikkat edin, Vatikan, emanetleri veriyor. Putin gelecek. Arada da bu vatandaş Türkiye'ye meydan okuyor.”

İçişleri Bakanlığı harekete geçmeli

Patrik Bartholomeos'un meydan okuyuş demeçlerindeki üsluba da işaret eden Altındal, bu muhteva ve üslubun İçişleri Bakanlığı'nı harekete geçirmesi gereken türden olduğunu belirterek şunları söyledi: “Patrik konuşmasında ‘onlardan kimliğimizi öğrenecek değiliz. Biz asırlardır kimliğimizin ne olduğunu biliyoruz' diyor. Burada ‘onlar' dediği Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları oluyor. Patriğin kendisi de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu halde Türkleri ‘onlar' olarak gösteriyor. Yani kendisinin ‘onlar'dan olmadığını belirtiyor. Ve ‘Biz asırlardır kim olduğumuzu biliyoruz' diyor. Bu, doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti Devletinde İçişleri Bakanlığı ile ilgili bir konudur. Dolayısıyla İçişleri Bakanlığı bu beyanat üzerine harekete geçmelidir.”

Milletvekillerine de iş düşüyor

Altındal, “Peki 17 Aralık sürecinde İçişleri Bakanlığının harekete geçmesi mümkün olabilir mi?” sorusuna şu cevabı verdi: “Olması gerekiyor. Bir başkası başka bir demeç verseydi İçişleri Bakanlığı çoktan harekete geçerdi. Patrik Türkiye'de imtiyazlı mıdır? Veya koruma altında mıdır? Amerikalılar koruyorlar. Doğrudur. Amerikalılar Lozan Anlaşmasını kabul etmedikleri için Patriği ekümenik olarak kabul ediyorlar. Amerikalılar Lozan Anlaşmasını kabul etmedikleri için bunu yapıyorlar. Patrik ekümenik olduğu için değil. Patrik ekümenik olduğunu söylerken Lozan Anlaşmasını da tanımadığını açıkça beyan etmiş oluyor. Bunların hepsi İçişleri Bakanlığının kapsama alanına girer. Meclis'te eğer bir milletvekili çıkar da yazılı olarak cevaplandırılması kaydıyla bir sor önergesi verirse çok iyi etmiş olur.”

Vatikan benzeri de–facto

Patriğin “ekümeniklik”te ısrar etmesinin arkasında özerk ve Türkiye'den bağımsız bir kurum olma isteği bulunduğunu söyleyen Aytunç Altındal, bu konuda Türkiye'nin de–facto bir durum ile karşı karşıya bulunduğunu ifade ederek, “Ekümeniklik demek bu demek. Ekümeniklik kabul edilirse bunun ötesi de var. bu kez Amerikalılar da ‘Madem Türkiye, ekümenik olduğunu kabul etti. O zaman Türk vatandaşı olmaklığı mecburiyetini de kaldırın. Başına bir Amerikalı vatandaşı, ya da Yunanlıyı getirelim' diyecekler. Aynı Papalık sisteminde olduğu gibi olacak. Zaten altı tane Sinod üyesi böyle değiştirildi. Bundan sonraki oyun bu. De–facto ve de–jure meselesi var. İş, şimdi de–facto'ya doğru gidiyor”

 


MASONLAR


Cumartesi akşamı Mesaj Televizyonundaki "Üçüncü Göz" programının konuğu sayın Aytunç Altındal''dı. Dikkatle seyrettim ve dinledim.

O saate kadar hep, "Hadi" derdim, "Millet olarak Altındal''ın kıymetini bilemiyoruz, iyi de, niçin ve hangi sebeplerle hiç olmazsa yazıp söylediklerinden yeterince istifade etmiyor, edemiyoruz?" diye düşünürdüm. Bu sorumun cevabını meğer ben zaten biliyormuşum.

Ama bunu bildiğimin farkına "3.Göz"de sayın Altındal''dan 12 Eylül sürecinde yaşadığı bir gerçeği nakledince vardım Altındal''ın o zamanki yayınevi 100 önemli kitap yayımlamış.

Onların en önemlileri de masonların içyüzünü, Türkiye ve dünyadaki kök ve faaliyetlerini orijinal belgeleriyle ortaya koyan eserler.

12 Eylül darbesinden sonra Altındal''ın yayınevi ve depoları basılıyor.

Bugünün Şyatlarıyla yüz milyarlarca, belki de trilyonu bulan eserler alıp götürülüyor.

Kimi yakılıyor, kimi satılıyor ve parasının nerelere gittiği belli değil. Peki niye basılıyor Altındal''ın yayınevi ve depoları? "Çünkü" diyor Altındal"; Ben masonlarla uğraşıyordum.

Türkiye Cumhuriyeti''nin başbakanı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı''ndan emekli Bülent Ulusu idi ve Ulusu bir masondu." İçim cız etti. Demek ki en Atatürkçü ocakta Atatürk''ün en nefret ettiği ve derneklerini kapattırdığı, kökü dışarıda bir örgüte mensup bir derneğe üye olanlar çıkabiliyor ve hatta bunlar o kurumun en üst makamlarına kadar yükselebiliyorlardı.

Ve bunlar, masonlardı.

Böylesine sızma, böylesine köşe başı tutma yeteneğine sahip bir organizasyon elbette ki kendisi ile mücadele eden, daha doğrusu ipliğini pazara çıkartan insanlara hayat hakkı tanımazdı.

Biz masonlara Atatürk''ün ifadeleri ile "kökü dışarıda" dedikçe birileri birkaç yüz bin tirajlı gazetelerden bir şeyi bahane ederek mutlaka bir cevap veriyor ve aslında Türkiye''deki masonların milli olduğunu, bunların sevgiden, kardeşlikten falan bahsettiklerini bir köşeye sıkıştırıveriyor.

İşte bu mihraklar aynı zamanda Altındal''ın ve tabii belki binlerce Altındal''ın önünü kesen, yetişmesini ve onlar vasıtasıyla Türk milleti ve insanlığın uyanmasını engelleyen mihraklar. Yani gerçekten tehlikeli mihraklar. Evet, biz "kökü dışarıda" diyoruz ama bunu biz değil, masonluğun tarihi söylüyor.

Belgeler ortaya koyuyor.

Kendileri itiraf ediyor.

Sonra da Altındal gibileri aynı şeyi orijinal belgeleriyle ortaya koyunca operasyon başlıyor.

Yayınevleri basılıyor, devlet içine sızmış masonlar tarafından maddi mânevi zarara uğratılıyor.

Gazete ve televizyonlardan ayağı kesiliyor, yetmiyor belki de Raif Karadağ misali faili meçhuller listesine bir münevver, bir milliyetçi ismi daha ekleniveriyor. Önümde "Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası"nın "Arşivlerimiz içinde 1965 Olayları" isimli bir derleme kitabı var.

Derleme diyorum, çünkü kitap Türkiye Masonlarının Büyük Üstadı Nafiz Erkmen tarafından tamamen belgelere dayanılarak hazırlanmış.

Basılma amacı, masonlar 1965 olaylarını bilsinler diye.

Kitap piyasaya verilen bir kitap değil.

Kendi aralarında.

Kendi localarında arşiv, tarih, doküman olarak bulunsun diye, yani kendilerince Türk masonluğuna hizmet için basılmış. Türkiye masonları ile dış bağlantılar, yani dünya masonları arasındaki yazışmaları bir araya getirmiş üstatları. Orada deniyor ki:"Masonluk"un da kurulması, gelişmesi ve yaşaması için tarih boyunca değişmeyen gelenekleri, görenekleri ve dünyayı kapsayan prensipleri vardır." Ve işte size bu prensiplerden birkaçı: Belge No.3 İngiltere, İskoçya, İrlanda Büyük Localarının "İntizam ve Tanışma Beyannamesi" Madde 1: ""Menşe intizamı; yani her büyük Loca''nın muntazam tanınmış bir büyük Loca veya muntazam şekilde kurulmuş üç veya daha fazla Loca tarafından usulü dairesince tesis edilmiş olması." Madde 5: Büyük Loca, kendi kontrolü altında bulunan Localar üzerinde tam ve kâmil bir hakimiyete malik olacak, yani, kendi obadiyansına dahil masonluk mesleği veya remzi (Çırak, kalfa, üstat) dereceleri üzerinde yegâne ve mutlak otorite sahibi ve kendi kendini idare eden müstakil ve sorumlu bir teşekkül olacaktır.

Bu otorite, bu dereceler üzerinde herhangi bir kontrol ve süpervizyon iddiası ileri sürülerek bir Yüksek Şuraya veya bir Kuvvete verilemez veya onlarla paylaşılamaz."

Daha neler, neler... Söz çok, yer dar.

Bugün aslında aklım ve yüreğim Irak''ta, Kerkük''te.

Gelin görün ki, taşlar bağlı, itler serbest ve tabii sonuç da belli... Bu yazı yazılırken bile Amerikan askerleri Kerkük''te Türkmenleri hırpalıyordu ve Ankara''dan çıt çıkmıyordu..


 

 

FATIMA'NIN 3. SIRRI PAPA'NIN YÜZÜĞÜNDE SAKLI

Vatikan uzmanı yazar Aytunç Altındal, Papa'nın ölümünden sonra imha edilecek yüzüğünde Fatima'nın 3'üncü sırrının gizli olduğunu söyledi

Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, Üç İsa, Gül ve Haç Kardeşliği gibi ses getiren kitapların yazarı Aytunç Altındal, Papalık yüzüğünün kırılmasıyla birlikte Fatima'nın 3'üncü sırrının ortaya çıkabileceğini açıkladı. Altındal, her Papa'nın parmağında 'Papalık yüzüğü' olduğunu belirterek "Papalar çoğu zaman bu yüzüklerinde bir sır saklar. İkinci Jean Paul öldükten sonra vasiyetine göre bu yüzük ya kiliseye bağışlanacak, ya da 'kırma töreni' yapılarak papalık yüzüğü un ufak edilecek. Fatima'nın 3 Sırrı'yla sık sık gündeme gelen Papa'nın, yüzüğünden hangi sırrın ortaya çıkacağı merak konusu."

Üçüncü sırrın açıklanmasının önemi ise ilk ikisinin doğru çıkmasında yatıyor. Vatikan'a göre, 1917'de Portekiz'in Fatima kentinde Hz. Meryem üç çoban çocuğa görünüyor. Meryem Ana'nın verdiği ilk iki bilgide 1'inci Dünya Savaşı'nın biteceği ve Rusya'da Bolşevikler'in iktidara gelerek Vatikan'ın zor durumda kalacağı belirtiliyor. Çocuklardan biri 1943'te sırları papalık makamına bildirdi. Üçüncüsü ise hala Vatikan tarafından gizleniyor.


Türkiye Katolikler'i Ruhani lideri Georges Marovitch, Türkiye'deki 60 bin Katolik'in yas tutttuğunu belirterek şöyle konuştu: Elbette hepimiz üzgünüz. Allah O'nu yanına çağırdıysa yapılacak bir şey yok. Papalar gelip geçiyor ama Kilise 2 bin yıldır yaşıyor. Papa 2'nci Jean Paul görevini çok iyi yapan bir Papa'ydı. Allah'ın O'nu mükafatlandırmasını diliyoruz. Hepimiz gibi Papa da dünyadan göçecek. Şu anda Katolikler olarak Papa için özel bir ayin yapmıyoruz. Zaten Papa için her gün dua ederiz. Ama ölümünden sonra sanırım Türkiye'de de bir merasim düzenlenir. Sürekli Vatikan'dan gelen haberleri takip ediyoruz. Ne diyebiliriz ki, Allah'ın dediği olur.

 

 

 LA REPUBBLICA:
TÜRK TERÖR UZMANI AYTUNÇ ALTINDAL: 'KORSİKA'DA, GİZLİ ZİRVE...

TERÖRİSTLERİN ŞİMDİDEN YENİ BİR PLANI VAR BİLE'

ROMA, 11/08(BYE)--- Tirajı 700 bin olan La Repubblica gazetesinin 11 Ağustos 2004 tarihli sayısında, terör uzmanı Aytunç Altındal ile gerçekleştirilen bir mülakat yer almıştır. Yukarıdaki başlık altında, Marco Ansaldo imzasıyla yayımlanan mülakatın çevirisi şöyledir:

Aytunç Altındal, Türkiye'deki en önemli terör uzmanı. Boğaz üzerindeki metropolü sarsan son saldırıyı soruşturmak için aceleyle İstanbul'a döndü. Uluslararası meseleler ile güvenlik konuları arasındaki ilişkiler hakkında yayımlanmış önemli bazı kitapların yazarı olan Altındal, en üst düzeyde kaynaklarla irtibatının olduğu Vatikan'da da itibar görüyor.

SORU: Sayın Altındal, Ebu Hafız el Masri Tugaylarının olayı üstlenmesi sizce ne denli inandırıcı?

ALTINDAL: Büyük bir olasılıkla onlar. Ancak dikkat ediniz, El Kaide bugün en az 33-34 gruptan oluşan geniş bir şebeke. Bu hücreler belirli birtakım hedefler üzerinde hareket etmeye çağrılıyorlar.

SORU: İçişleri Bakanı, olaya PKK'nın karışmış olabileceği ihtimalini de gözardı etmiyor... Sizin bu konudaki değerlendirmeniz nedir?

ALTINDAL: Durum şöyle: Liderleri Abdullah Öcalan'ın yakalanmasının ardından gururu kırılan PKK bölündü. En aşırılık taraftarı üç grup ise hizmetlerini El Kaide'ye sattı. PKK halen etkili olduğunu göstermek istiyor. Bu şekilde, El Kaide ile tam ve gerçek bir "müşterek teşebbüs/joint venture" ilişkisi içerisinde, Bin Ladin'in şebekesiyle bir ittifak ortaya çıktı.

SORU: Neden İstanbul'a saldırıldı?

ALTINDAL: İki nedenle: Birincisi, bölgede mevcut olan MOSSAD'ı da işin içine karıştırarak, Türk birliklerini, savaşı Barzani ve Talabani'nin peşmergelerine kadar genişletecek şekilde, PKK'nın Kuzey Irak'ta yayılmış üslerine doğru çekmek. Kısacası dünyaya şunu söyletebilmek için, "İşte zavallı Kürtleri takip eden Türk ordusu!"

SORU: Peki ya diğer neden?

ALTINDAL: Bu da Avrupa ile ilgili. Yüzde 99'u Müslüman olan bir ülkeye müzakere tarihi verip vermeme konusunda alınacak karara sadece birkaç ay kala en büyük Türk şehrine karşı geçekleştirilen bir saldırı, Türkiye'yi eleştirmek ve bir süredir talep etmekte olduğu şeyi, yani AB üyeliğini engellemek için iyi bir bahane.

SORU: El Masri Tugayları kısa bir süre önce İtalya'yı tehdit ettiler. İstanbul'da yaşananlar bizim de başımıza gelebilir mi?

ALTINDAL: Ne yazık ki evet... Kesinlikle... İtalya'ya karşı intihar saldırıları gerçekleştirilmesi ihtimali olduğunu biliyorum.

SORU: Peki neden İtalya?

ALTINDAL: Çünkü İtalya teröristler ve direniş grupları tarafından Irak topraklarını işgal eden bir ülke olarak görülüyor.

SORU: Nereye ve kime karşı saldırı olabilir?

ALTINDAL: Büyük şehirlere... Roma, Milano ya da Floransa'ya. El Kaide'ye bağlı Avrupa'daki birtakım gruplar, tiyatro, sinema gibi kalabalık yerleri vurmayı planlıyorlar. Ancak onların hedefi, yankı uyandıracak bir intihar saldırısıyla, İtalyan siyaset dünyasından önemli bir isme ulaşmak.

SORU: Bunu neye dayanarak söyleyebiliyorsunuz?

ALTINDAL: İki buçuk hafta önce Korsika'da, PKK, ETA ve BASK hareketleri ile emperyalizm karşıtı birtakım örgütlerin temsilcileri arasında bir toplantı gerçekleşti. El Kaide'nin ya da sözde Irak direnişinin şemsiyesi altında hareket etmiyorlar, ancak ona bağlılar. Avrupa'da kimi, ne zaman ve nerede vuracaklarına karar verdiler. Ve İtalya da onların ilk ve doğal hedefi.

 


 

Araştırmacı yazar Aytunç Altındal, kabul edilen YÖK Kanunu'yla Fener Rum Patrikhanesi'ne ekümeniklik kapısının aralandığını söyledi

Türk Ocağı Bursa Şubesi tarafından düzenlenen “Patrikhane” konulu panelde, TBMM'de kabul edilen YÖK Yasa Tasarısı'nın Fener Rum Patrikhanesi'ne ekümeniklik sıfatı verilmesinin kapısını araladığı belirtildi.

Fethiye Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen panelde konuşan araştırmacı–yazar Aytunç Altındal, yeni düzenlemenin, YÖK Kanunu'nun patrikhaneye evrensellik verilemeyeceğini karara bağlayan 2547. maddesini ortadan kaldırdığını, bunun için Fener Rum Patrikhanesi'ne ekümeniklik yolunun açıldığını söyledi. Altındal, Avrupa Birliği ile ABD'nin uzun süreden beri patrikhaneye ekümeniklik sıfatının kazandırılması yolunda Türkiye'ye baskı yaptığını belirterek, “Fener Rum Kilisesi'ne ekümeniklik tanınması, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması, PKK olayı gibi Türkiye'nin karşısına yeni yeni sorunlar çıkaracaktır. Lozan'da dahi tanınmayan haklar, insan hakları ve evrensellik gibi aldatmalarla kopartılmaya çalışılıyor” dedi.

Altındal, İstiklal Marşı'nın ilk mısralarında olduğu gibi, Türk halkının artık bazı konuları korkmadan tartışabileceği bir döneme girdiğini ifade etti.

Türk Ortodoks Patrikhanesi sözcüsü Sevgi Erenerol ise Fener Rum Kilisesi'nin aslında patrikhane sıfatını dahi taşımadığını ve Atatürk'ün Nutuk'unda belirtilen şer ocakları arasında Fener Rum Kilisesi'nin de yer aldığını söyledi.

Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Çelik'in de bir konuşma yaptığı panel büyük ilgi gördü.